Meğer Müziğimizi Yunanlı’dan Almamış mıyız?
ABD’den Japonya’ya, Güney Amerikadan İskandinavya’ya, musikimiz üzerine yabancılar tarafından yapılan çalışma ve yayımlar o kadar çok ki, onların müziği üzerine bizim yaptığımız araştırmalar ancak sıfır mesabesinde.
Batılı müzisyen veya müzikologlar için bu cazibenin sırrı, bizim müziğimizdeki bazı özelliklerin onların müziğinde bulunmamasıdır; makam, USUL, taksim ve gazel gibi. Hemekadar ıspanyol halk müziğinde, Arap etkisinde gelişen Endülüs kültürünün ortaya çıkardığıjlamenco, malaguenas, granadinas, cante jondo vb. türlerle, Afrika kökenli Amerikan halk müziğinin blues ‘ları ve klasik jazz emprovizas-yonları, bizim halk müziğimizdeki maya, bozlak, elezber vb. uzunhava türleri serbest saz açışlarına betenzetılebılırse de, klasık muzıgımızdeki taksim ve gazel fonnları ne amaç, İle felsefe, ne de teknik bakımından Batıda gelişen türlerin hiçbiriyle kıyaslanamaz. İşte bizim müziğimizin Batılı için taşıdığı cazibe (onlara üniversite-akademi-konservatuar tezleriyle sayısız yayımlar yaptıracak kadar), buradan kaynaklanır.
Gelin görün ki ülkemizde, Tanzimat depreminden bu yana bir tür çağdaşlık etiketi olan çoksesli müziğin hayranları arasında; sözünü ettiğim yayımlarla Batılıların yapıığı Türk müziği plak-kasetCD’lerinden haberleri olmadığı halde (kendi müziklerini hiç tanımadıkları ve ilgilenmedikleri için -çağdaş olmanın şartıdır bu!), “Bu müzik zaten bizim değil ki!
Arap- Acem-Bizanstan alıp kendimize mal etmişiz.. Açın Atina Radyosu’nu, bizim makamların nereden alındığını görün.” gibi papağan tekerlemelerine me raklı olanlar maalesef çoğunluktadır. Oysa, dünyadaki bütün iyi müzisyenlerin bildiği gibi, Atina Radyosunda ve bütün Yunanistan’da dinlenenlerin büyük bir kısmı ‘Rumca sözlü Türk müziği’nden başka birşey değildir.
Geçenlerde Finlandiya’dan Dr. Risto P. Pennanen adında bir müzikolog ziyaretime gelmişti. Kullanılan sazlar itibariyle aslı ‘Smirnetiko’ (İzmir şarkıları) olduğu halde, bilgisiz müzisyenlerimizin halkımıza ‘Rembetiko’ diye tanıttığı Rum müziğinde, yüzyıl başından beri çalınıp söylenen parçaların Türkçe asılları üzerinde doçentlik tezi yapıyormuş. Bana dinlettiği kasetlerde “Darıldın mı gülüm bana, hiç bakınıyorsun bu yana”dan tutun, “Yalı kenarında zülfüm tararım”a kadar bütün türkü, gazel ve taksimierde, Rumca sözlerin arasına serpiştirilen “of, aman, canım, mlrol” gibi Rumcalaştırılamayan sözlere dikkatimi çekti. Kanun, keman, ud (uti) ve klarinet taksimieri kadar, mesela Yunanlıların Ümmü Gülsüm’ü Roza Eskenazi ile diğerlerinin söylediği Rumca gazellerdeki halis (ve gerçekten çok temiz) Türk üslübunu görmemek için, müziğimizin, dil engelinin de üstüne çıkarak güzelliğini kabul ettirme gücüne hayran olmamak için, sadece kulakların değil, beynin, kalbin ve ruhun da toptan sağır olması lazımdır.
Güzellik duygusu sadece bir ırka münhasır değildir elbet; ilim gibi insanlığın ortak malıdır. “Innallahe cemilün, yuhibbü’l-cemal” hadis-i şerifinde de görüldüğü gibi, “Güzeli seven Güzel Allah”ın kulları da tabii ki gerçekten güzelolanı seveceklerdir. Ayrıca, sadece güzeli sevmek değil, hristiyan da olsalar, O’nun son elçisinin adını farkında bile olmadan- zikredip duracaklardır. Nasıl mı? Mevlevi Ataullah Ef., “Aman lafzı senin ism-i şerifinle müsavidir / Anınçün aşıkın zikri ‘aman’dır ya Resulallah”, yani “Ey Allah’ın elçisi, aman sözü senin mübarek ismine eşittir, işte bu yüzden aşıklar hep ‘Aman!’ der dururlar” diyor. Görüldüğü gibi, kendi müziğimiz olmadığı için müziklerini almak zorunda kaldığımız (i) Yunanlı kardeşlerimiz, şarkılarında “Aman aman!” derken, bir yandan, en az 500 yıldır çalıp söyledikleri müziği kimden aldıklarım açıklamakta, bir yandan da “alemlere rahmet olmak ve güzellikleri tamamlamak için” gönderilmiş olan SON ELÇİ’nin adını zikredip durmaktadırlar. Anlayan kulaklara ve duyan beyinlere!..
NOT: Eski şairlerimizin tarih dü§ürmede kullandıkları Ebced hesabına göre, ‘aman’ ve ‘Muhammed’ kelimelerinin ikisi de 92 sayısını verir; beyitre işaret edilen eşitlik budur.
bir yorum yazın