Geriye Bakınca
Yeni bir yıla adım atarken geriye dönüp baktığımızda bir yığın olay görüyor, pek çoğunun bir önceki yılın uzantısı olduğunu hatırlıyoruz. O yıl tam bir kabuslar yılıydı. Şu tarikatçı, bu tarikatçı tespitleri yapılmasaydı, ülkemiz sanki irtica seline kapılıp gidecekti. Her sabah “öldük, ölüyoruz” manşetleri birbirini takip ediyor, akşamları ekranlarda haber değil de, korku filmleri izliyorduk. Kimileri, bu işin ardında “Bedelsiz ithalat, rant kavgası, Hazine arazisi tahsisi var” diye fısıldıyorlardı; ama bu fısıltılar en fazla küçük tirajlı gazetelerin arka sayfalarındaki sütunlarında görünüyordu. Bazı hanımlar da cuma ve cenaze namazı kılmak için çırpınıyorlar, bin bir güçlükle erkeklerin arasına sokulup, aynen onlar gibi tekbir alarak kılıyorlardı. İbadet hakkını zorla elde etmiş kahramanları andırdıklarından kameralar bu cengaverleri zumluyor, onları camilere sokmayan tarikatçılara karşı büyük zafer kazanmalarının rüzgarlarını ekranlarda estiriyorlardı. Sarıklı, şalvarlı insanlar büyük şehirlerimizde pıtrak gibi çoğalmışlardı. İşin garip tarafı küçük şehirler, köyler daha muhafazakardı; buraların insanlarının İslamiyet’i daha muhafazakar üslupla yaşamaları gerekirdi; fakat oralarda bu tiplere pek rastlanmıyordu.
İrtica tehdidini manşetlere taşıyanlar, gümbür gümbür nutuk atanlar; ellerinde asa ile caddelerde gezen sarıklı, şalvarlı insanları, şu veya bu sebeple baskına uğrayıp yakalanan tarikatçıları gericiliğe örnek gösteriyorlardı. Bunlar kimdi? Ne zamandan beri faaliyette bulunuyorlardı? Nüfusumuzun yüzde kaçını etkiliyorlardı? Niçin şimdi hep peş peşe yakalanıyorlardı?.. Bunların üzerinde duran yoktu. Gözler imam-hatip okullarına, Kur’an kurslarına çevrilmiş, buraların dumura uğratılmalarının gerektiğini her vesile ile vurguluyorlardı. Onlar da buralarda okuyan gençlerin, İslamiyet’in kılık kıyafetle değil, ibadet ve iyi halle mümkün olduğunu öğrendiklerinin farkındaydılar. Mürteci olarak nitelendirdikleri insanların arasında lise çıkışlı, hatta üniversite mezunu bulunduğunu biliyorlardı. “Bu işler dini bilmemekten oluyor. İmam-hatipleri, Kur’an kurslarını tırpanlarsanız, dini hayatımıza gene cehalet hakim olacak.” feryatları onları hiç ilgilendirmedi.
Hükümet değişti. İmam-hatip okulları, Kur’an kursları dumura uğratıldı. Aradan çok geçmeden şalvarlı, sarıklı insanlar azaldı; tarikatçılar gözlerden silindi; cuma ve cenaze namazı kılmak için çırpınanlar da ortalıkta görünmez oldular.
1998 yılı ise hafızalarda kasetler yılı olarak kalacak. Bu kasetlerde adı geçenlerin bazıları tutuklandı, bazıları tutuklanmadı. Devletin büyük bankalarından birinin özelleştirilmesine fesat karıştırıldığı gerekçesiyle ortalık tekrar karıştı. Başbakan kendisine yakınlığıyla bilinen bir ekranda, milletin huzurunda adeta sigaya çekildi. O, yaptığı işin doğruluğunu ispat için “Nasıl adam olduğunu Güven Erkaya Paşa’ya sordum; yirmi yıllık dostumdur; çok iyi insandır dedi”ğini söyledi. Hiç kimse şahide iltifat edip üzerinde durmadı.
Olayları bir bir değerlendirenler, kim kimin danışmanı olduğunu düşünenler, çok şey görürler. Tabii danışmanın o konunun uzmanı olması gerektiğini de hatırda tutanlar herhalde La Fontaine’nin şu masalını hatırlarlar:
Bir ormana musallat olan veba, hayvanları kırıp geçiriyormuş. Ormanın kralı aslanın kanaatince günahkarlar çok olduğu için bu vebayı tanrılar onlara musallat etmişlerdi. Eğer herkes günahını itiraf eder de, en günahkarları tanrılara kurban verilirse, ormandaki bütün hayvanlar kurtulacaklardı. Hayvanların tamamı toplanır; aslan kanaatini açıklar; en günahkarın tespitinde adil davranabilmek için bir heyet kurar. İlk önce kendisi günahını itiraf eder. Körpecik kuzuları midesine indirdiğini, iştihasının önüne geçemeyip çobanı da yediğini söyler. Ama heyet bunu normal bir hadise kabul eder, onu günahsız bulur. Sonra kaplan, ayı, domuz ve diğer güçlüler günahlarını sayıp dökerler. Heyet hiçbirisinin büyük günah işlediğine kanaat getirmez. Sonunda sıra eşeğe gelir. O bir tapınağın bahçesindeki otları yediğini söyleyince, kıyamet kopar. Heyet onu en büyük suçlu bulur; ormandaki bütün hayvanların selameti için eşeğin kurban edilmesine karar verir.
Geriye bakınca [Zaman]
Kıssa
Kadim Şark’ın niçin “kıssa”yı tercih ettiği üzerine gereğince kafa yorulmalıdır. Kıssa hem söyleyiş tarzı, hem öğretim metodu, hem de tahlil biçimi olarak Batılı tarzda dikkat çekici bir surette ayrılıyor; ilk tabakası hikaye, ikincisi hikmet, üçüncüsü tahlil. “Kıssa”yı anlamadan şark’ın derununa girmek mümkün değil.
İftara yakın saatlerde ve imsakı takip eden vakitlerde kendimi İbnü’l-Cevzi’nin “Kitabu’l-Ezkıya”sı, yani Zekiler Kitabı ile ağırlıyorum; eser iki ciltten müteşekkil, ikinci cildi “Ahmaklar Kitabı”; her iki cildi de baştan sona kıssa, nükte, garip, hoş ve güldürücü hadiselerle lebaleb. Önceleri, “Acaba hicretin 6. asrında Müslümanlar neye gülüyorlar, neyi ahmaklık nişanesi sayıyorlar?” merakıyla eğildiğim kitap, bir kere daha hatırlattı ki, zeka ve ahmaklık nitelik değiştirmeden süregelen iki beşeri kategoridir. Kitabu’l-Ezkıya’dan beğendiğim birkaç kıssa ve kısa nükteyi sizlerle paylaşmama müsaade eder misiniz?
* * *
Evvela “Efendimiz”den bir tespit: “Aklının sağlamlığını bilmeden, kişinin Müslümanlığına hayran olmayınız.” Ardından Ebu Zekeriya’dan bir rivayet: “Kişi cennetten aklı ölçüsünde zevk alır.” (s. 9-12)
* * *
Bağdad’ın köprü tarafında iki ama dilenci vardı. Dilenirlerken “Ali için!” diğeri ise “Muaviye için!” derdi. İnsanlar da onları destekler ve ikiye ayrılırdı. Desteklediklerine fazla verirlerdi. Akşam olduğunda dilenciler bir araya gelerek bu şekilde topladıkları paraları aralarında paylaşırlardı. (s. 112)
* * *
Zulümüyle maruf Haccac, kendisini tanımayan bir köylüyle konuşuyordu. Ona dedi ki,
-Ey köylü, Haccac hakkında ne dersin?
-Zalim ve haindir!
-Öyleyse onu Abdülmelik’e (halifeye) niçin şikayet etmedin?
-Allah ona lanet etsin; o daha zalim ve hain biridir!
Derken maiyeti etrafına toplanınca köylü Haccac’ı tanıdı. Haccac köylünün ata bindirilmesini emretti. Köylü hemen atını Haccac’a doğru sürerek,
-Ey Haccac dedi, aman bu konuştuklarımız aramızda kalsın ve sakın kimse öğrenmesin!
Bunun üzerine Haccac güldü ve köylüyü serbest bıraktı.
* * *
Taassubun ne kadar körleşebildiğini anlatan müthiş bir kıssa:
Harici terörünün kol gezdiği devirde Vasıl bin Ata, beraberindeki insanlarla yolculuk ederken bir Harici ordusu ile karşılaştılar. Vasıl, yanındakilere şöyle tembihte bulundu: “Hiç kimse konuşmasın, sözü bana bırakın.” Hariciler mutad üzre bu topluluğu kendilerine muhalif Müslümanlar addederek katletmeye kalkıştıklarında Vasıl onlara, “Biz müşrikleriz ve Allah’ın kelamını işitmeye geldik.” cevabını verdi. Bunun üzerine Hariciler yumuşadı, içlerinden birisi Kur’an okumaya başladı. Bitirince Vasıl, “Allah’ın kelamını işittik, şimdi bize nasıl güvende olacağımızı ve İslam’a nasıl gireceğimizi bildirin.” dedi. Bunun üzerine Hariciler gereken malumatı verdikleri gibi, Vasıl’ın da aralarında bulunduğu topluluğun kendi mıntıkalarında güvenle seyahat etmesine izin verdiler. (s. 126)
* * *
Uyanık birisi, imama uymuş namaz kılıyordu. Bir ara imam takıldı ve sürekli olarak “euzü” (taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım) çekmeye başladı. Bu hal epey devam edince arkadaki şöyle müdahale etti:
-Şeytanın ne günahı var birader; sen okumasını bilmiyorsun! (s. 147)
* * *
Adamın biri, bir tufeyli (otlakçı) ile yola çıkar. Acıktıklarında adam tufeyliye,
-Git biraz et satın al, deyince tufeyli, “vallahi yapamam” cevabını verir. Adam gidip eti aldıktan sonra,
-Bari eti doğra, diye ricada bulunur; tufeyli ise, “vallahi bu işlerden anlamam” diye işi geçiştirir. Adam eti pişirmek üzere ocağa koyar,
-Kalk şu eti karıştır bari.
-Vallahi beceremem, üstüme-başıma dökerim.
Nihayet et pişer, adam yemeği sofraya koyar ve hayli imalı bir ses tonuyla, “buyur yiyelim” davetinde bulununca tufeyli şöyle cevap verir:
-Vallahi sana çokça muhalefet etmekten utanıyorum, diyerek sofraya kuruluverir. (s. 178)
* * *
Bir emirin maiyetindeki danışmanlardan biri, bir ara küçük abdeste sıkışarak dışarı çıktı. Dönüşte emir, “neredeydin?” diye sorunca danışman şöyle cevap verdi:
-Görüşümü düzeltmeye gitmiştim efendim!
İbnü’l Cevzi, Zekiler Kitabı (Kitabu’l-Ezkıya)
Çev: Enver Günenç, Şule Yayınları, İst., 1998, 224 s.
Kıssa [Zaman]
Yine Şeyh Galib’e Dair
Dün, yani 3 ocak, Şeyh Galib’in ölümünün tam 200. yıldönümüydü; kaç kişi hatırladı, bilmiyorum. Eğer o başka bir ülkenin şairi olsaydı, eminim, onlarca kitap neşredilir, ilmi toplantılar düzenlenir, sinema filmleri ve belgeseller çekilirdi. Bizde kimsenin kılı kıpırdamadı. Amerikalı bir araştırmacının, Victoria Holbrook’un Türkçeye kısa bir süre önce çevrilip yayımlanan Aşkın Okunmaz Kıyıları adlı kitabı olmasa, önemli bir yıldönümünü milletçe büyük bir sükutla geçiştirmiş olacaktık.
Hüsn ü Aşk’ıyla Abdülhak Hamid’den Ahmet Haşim’e, Asaf Halet Çelebi’den Sezai Karakoç’a, Hilmi Yavuz’dan Turan Oflazoğlu’na, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Orhan Pamuk’a kadar çok sayıda şair ve yazarı etkileyerek günümüze ulaşmayı başaran, yani çağdaş kültür ve edebiyatımız içinde yaşamaya devam eden Şeyh Galib, eski şiirimizin ve eski irfanın son büyük temsilcisidir. Divan şiiri ondan sonra hızlı bir düşüşle yerini Batı tesirindeki şiire bıraktı; ancak modern şairler bugün bile Galib’i erişilmez bir şair olarak daima yanı başlarında hissediyorlar.
Galib, son demlerini yaşayan bir medeniyetin son bir hamleyle hayata tutunma, adım atmasını zorlaştıran zincirleri kırma çabasıdır; onun bu hamlesi karşılığını Dede Efendi’nin musikisinde, Mustafa Rakım’ın hattında, Sultan III. Selim’in musikisiyle siyasi ve askeri reformlarında bulur. Hem son derece zengin kültür üzerinde oturduğunun, hem de bu kültürün bir süredir ciddi bir şekilde meydan okuyan Batı kültürüyle karşı karşıya gelince görünür hale gelen zaaflarının farkındadır. Şiiri bunun için hem bir meydan okuma, hem de bir itiraf ve hesaplaşma niteliği taşır.
Açıkçası bir alem tükeniyor, bir başka alem yükseliyordu; Osmanlının Batı’yla münasebetleri dramatik bir noktada düğümlenip kalmış, her alanda “bir başka lisan tekellüm” etme ihtiyacı belirmişti. “Merd ana dinür ki aça nev-rah” diyen Galib, bu ihtiyacı çok derin bir biçimde hissederek kendine yeni bir yol açmıştı; ne var ki bu yolda yürüyebilecek kıratta şair artık yetişmiyordu. Acı gerçeğin farkında olan şair, “Gencinede resm-i nev gözettim/Ben açtım bu genci ben tükettim” diyordu; dediği başka bir şey daha vardı: “Sultan-ı suhan menem diger nist.”
Yirmi dört yaşındaki bir şairin yaşadığı devirde ciddiye alınacak tek şair bile bulunmadığını, üstelik şiir hazinesini kendisinin tükettiğini söyleyerek sözde sultanlığını ilan etmesi aslında büyük bir cesaret işiydi. Galib bu cesareti gösterdi. Haklıydı, eski şiirin geldiği noktada daha ilerisine gitmek mümkün değildi.
Galib, sadece yeni bir anlayış getirmekle kalmamış, dur durak bilmeyen ilhamı ve engin muhayyilesi sayesinde çok özel bir şiir iklimi kurmuştu; Hüsn ü Aşk, daha ilk mısralarından itibaren her okuyanı bir ışıklar ve renkler dünyasına götürüyordu.
Bunlar, muhteşem bir medeniyetin son parıltılarıydı.
DERKENAR
Şeyh Galib’in çağdaşları
Divan’ını tertip ettiğinde henüz yirmi iki, Hüsn ü Aşk’ı yazdığında yirmi dört yaşında olan Galib, Rimbaud ve Mozart gibi en önemli eserlerini erkenden verip genç yaşta ölen sanatkarlardandır. Bu arada onun Goethe ve Mozart’la çağdaş olduğunu belirtmek isterim. Goethe, Galib’den sekiz yıl önce doğmuştu; fakat belki de Hüsn ü Aşk’la Doğu-Batı Divanı aynı tarihlerde doğdu. İlgi çekici bir tesadüf de Galib’le Mozart’ın doğum ve ölüm tarihleridir: Mozart 1756′da, Galib 1757′de doğdu. İkisi de şaheserlerini kısacık ömürlerine sığdırdılar. Mozart 1791′de, Galib 1799′da öldü. Galib’in İstanbul’da Hüsn ü Aşk’ı yazdığı sıralarda Viyana’da da Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operası sahneleniyordu. Ve Mozart’la Beethoven’in mehter müziğinden etkilenerek yazdıkları Türk marşlarına bakılırsa, Osmanlı kültürü inkıraza rağmen hala güçlü ve etkiliydi. Galib’in çağdaşları arasında Beethoven, Haydn, Bach, Pagannini gibi büyük müzik adamları vardı. Bu arada hattat Mustafa Rakım’la Galib’in aynı tarihte doğduklarını, Galib öldüğünde Dede Efendi’nin yirmi bir yaşında olduğunu, Dede Efendi’yle Galib’in Yenikapı Mevlevihanesi’nde aynı şeyhten el aldıklarını hatırlatmalıyım.
Nevai, Fuzuli ve Galib
Çağatay edebiyatının en büyük şairi Ali Şir Nevai ile Osmanlı edebiyatının son büyük şairi Şeyh Galib aynı günde ölmüşlerdir (3 ocak). Biri 496, diğeri 200 yıl önce. İkisi arasında, ölüm günlerinin aynı oluşu dışında bir ilişkinin bulunmadığı düşünülebilir. Ama doğru değildir bu. Galib sırf Nevai’nin şiirlerini okuyabilmek için Çağatayca öğrenen Divan şairlerinden biriydi, hatta Çağatay Türkçesiyle yazdığı bir gazeli Divan’ına almıştı. Bu Türk dünyasında 20. yüzyıl başlarına kadar kültürel entegrasyonun belli ölçüde sağlanmış olduğunu göstermiyor mu? Ali Şir Nevai ve Fuzuli, Osmanlı şairlerinin örnek aldıkları ve nazireler söyledikleri, biri Çağatay, diğeri Azeri sahasına mensup iki büyük Türk şairiydi. Fuzuli de Nevai’den bir hayli etkilenmiştir. Fuzuli, Doğu’daki Çağatay şairlerini de, Batı’daki Osmanlı şairlerini de çok iyi tanıyordu. Lehçeleri ne kadar farklı olursa olsun, bütün Türk şairleri, şiir dünyalarını müşterek bir kültür ve inanç zemini üzerinde inşa edip aynı efsaneleri, aynı “legende”ları kullandıkları için birbirlerini anlamakta hiç güçlük çekmiyorlardı. Paylaştıkları dünya itibariyle hepsi birbirinin akrabasıydı.
GÜLDESTE
Bala-rev olan ancak ma’na-yı mücerreddir
Tasviri Mesiha’nın büt-hanede kalmışdır
Şeyh Galib
Hatalı Yaklaşımlar…
Yazımı yazmış, Mehmed Şevket Eygi Bey’in Kanal 7′deki sohbetini dinliyordum. Yazdığım yazıyı erteleyip, bu sohbet üzerinde durmak istiyorum. Çünkü bana heyecan verecek kadar önemli bulduğum bazı hatalar yaptığını düşünmekteyim.
Şöyle diyor:
“İslami hareket içinde hiç sarışın ve mavi gözlü insanlar gördünüz mü? Yoktur, yahut yok denecek kadar azdır. Var olan bu tip insanlar, solcular-pozitivistler-modernistler arasındadır!” “Bizde de sarışınlar mavi gözlüler çoğalmalı!”
“Biyogenetik bakımdan zengin (güçlü) bir toplum olduğumuz söylenemez!”
“İslam’ın payına, Araplar, Türkler, Pakistanlılar falan düşmüş. Hıristiyanlığın payına ise, Germenler, Slavlar, Anglogsaksonlar!..” “Irk faktörü önemlidir. Bakın Afrika’ya, insan var mı?” “Yanlış anlaşılmasın. Hukuk, haysiyet bakımından bütün insanlar eşittir. Ama yetenek bakımından farklıdır…” “Devşirmeler olmasaydı Osmanlı 600 yıl yaşayamazdı!”
Bir ırkın, ırki özelliğiyle yetenek açısından üstün olduğunu söylemek ırkçılıktır. Buna inanılınca, ehliyet ve liyakat ırka göre belirlenir ve emaneti ehline verme kavramının içi boşalır. Muhterem Mehmed Şevket Eygi Bey, ciddi bir yanılgının içindedir.
İnsanlar ırklarına göre değil, sosyal ve kültürel ortamın imkanlarına ve özelliklerine göre, fıtri yapıları çerçevesinde iradeleriyle kendilerini geliştirirler. Bir Amerikalıya verdiğiniz imkanları Afrika’nın insanlarına da verseniz aynı başarıları gösterebilir. İklimin medeniyetle olan münasebetleri bu konunun dışındaki bir bahistir.
Benim sülalem Rumeli kökenlidir. Hem babam, hem annem tarafından öyledir. Amcamlar, halamlar, teyzemler, büyük babam, büyük annem ve onların kardeşleri; sonra onların çocukları ve torunları, torunlarının torunları; büyük babalarımın ve büyük annelerimin kardeş çocukları; hatta onların oradan buraya gelmiş yakın dostları; bütün bunları hafızamda canlandırdığım zaman, binlerle ifade edilen bir nüfus çıkar ortaya. İçlerinde mavi gözlü ve sarışın olanlar, 15-20 kişiyi geçmez. Bu nispetten hareketle hangi sonucu çıkaracaksınız? “Sarı saç-mavi göz” Rumeli’den göç edenleri tanımaya dahi yetmez… “O kesimde şu kadar sarı saçlı, mavi gözlü var; bu kesimde şu kadar…” demenin hiçbir mantığı yoktur. Ne ilmen, ne manen, ne naklen, ne aklen. İnsanların renk farklılığı, hilkaten sadece iklim şartlarıyla alakalıdır; zekayla, beceriyle hiçbir münasebeti yoktur. Aksini düşünmek manevi vebali muciptir. (En büyük görev mazhariyetinin “peygamberlik” olduğu da unutulmamalı.)
… Bir başka nokta, şu: Hiçbir kitap, hiçbir dergi, hiçbir gazete kendini herkese kabul ettiremez. Her yerde olmak isteyen, hiçbir yerde olamaz. Büyük Doğu da herkese hitap etmiyordu, Cumhuriyet gazetesi de; Varlık da, Hisar da, Yön de. Herkes kendi tercihinin boşluğunu doldurur; mihverine oturur. Hiçbir fikir gazetesi kitle gazetesi olamaz; kitle gazetesi olarak yayınlananlar da, aslında belli bir kesime hitap eder. Güçlü ve müessir olmanın ölçüsü yalnızca tiraj değildir.
… Estetik meselesine de biraz eğilmek istiyorum. Estetik, sanat felsefesi ile ilgili bir kavramdır; fakat ondan daha geniştir. Estetik idrak, güzelin belli ölçülere göre kavranılmasıdır. “Güzellik” sübjektif yönü ağır basan bir kavramdır, bu konudaki tercihlerimiz kendi mizacımızı tabii olarak yansıtır; fakat böyle olmakla beraber bazı kültürel değer ölçüleriyle de bağlantılıdır. Mesela İslam’ın ruhunda, sadeliği esas alan ve vakarla korunup biçimi manada eriterek güzelleştiren bir estetik üslup derinliği vardır. Maddeye bağlı yönü ağır basan estetik telakkiler burada pek geçerli olmadığı gibi, biçimsel muayyeniyetler de fazla etkili değildir. İddialı olmak, bizatihi bu ruha aykırılık teşkil eder. Nerede tevazu ile vakarı birleştiren bir denge ahengi var ise, orada bir estetik değer kendini hissettirir; bir rayiha gibi, bir lisan-i hafi gibi, güzelliğin varlığı her türlü izah ve ispat ihtiyacından müstağni olarak deruni idrake ulaşır. Bu bir sonuçtur, bir terkip kıvamıdır. Kullanılan malzemenin de önemi yoktur. Hayatımızın üslubu yok ki estetiği olsun; bütünlüğü yok ki dengesi ve ahengi olsun. Muhterem Mehmed Şevket Eygi Beyefendi bu meselede de, motifçi ve dekorcu bir mübalağa ısrarı göstermekte. Bu basitleştirici ısrar, estetiğin özüyle ve hikmetiyle bağdaşmıyor.
Hürmet, tenkide mani değildir.
Hatalı yaklaşımlar… [Zaman]
“Gene de sen söyle”
Susmanın güzelliğini istiare eden bir yazıyı söylemenin güzelliğine menzil bir yazı izliyor. Böyle olacağı belliydi. Sözü sükut, sükutu söz tamamlıyor; çünkü dairenin üzerinde, döngü biteviye. Kabz’ı bast, bast’ı kabz izlemede. Fetret iki sıtma nöbeti arasındaki mesafe.
Altınla gümüşün, tatlı dil ile yılanın ezeli öyküsü. Söz ve susma, dengenin ölçüsü.
“Bütün yazarlar gümüş değilse” susmanın altınlığı tartışılmalı. Söz güzel ve tehlikeli silah, “kese savaşı, bitire başı”.
Mevlana’nın, susmanın güzellemesine tahsis edilmiş onca beytine fazla da aldanmamalı. Şöyle ya da böyle, onlar “son beyit” neticede. Mevlana “Gene de sen söyle” demiyor mu, “Gene de sen söyle”. Söz gelince susmayı feryada eş tutmuyor mu: “Ben sustum amma Tanrım, bensiz canımdan bir feryattır kopuyor.” Musa, söylemek istediğini söyleyemeyip de yüreği daraldığında, sözü istemiyor mu? “Rabbim dedi, yüreğime genişlik ver”, “Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” (20/25, 27, 28)
Söz büyü, büyüyü bozan da söz. Söz düğüm, düğümü açan da söz.
Söz şiir, söz nesir. Söz susma, söz konuşma. Söz afet, söz nimet. Söz zaaf, söz meziyet. Söz ölüm, söz kalım. Söz dirim, söz sağaltım.
Ve söz bulma ve söz yitirme. “Aşk bir uzun hece” Yunus’a göre. Hilal gibi Elif de halden hale. Susmak naz. Susturmak niyaz. “Ben senin güzelinim, söyle bana, demesi için mahsustan susarım” diyor Mevlana. Ve Şems’e mektubu yetiyor onun, ille de ve sadece. “Kul susar padişah söyler”, sen susma söyle. Padişahsın söyle. Ben sustum, sen söyle.
Bir vasıf ararken içimizdeki yangına, başkasından ödünç aldığımız ses, o ses. Söz büyülü, söz ürkütücü. Söz susmadan da mı güçlü?
Hale uyan söz güçlü. Hali bilmeyen kelamı neylesin, kelamı bilmeyen hali ne diye bilsin?
Perde kalkarsa hal ile kaal ayrılacak. Sonra hal ile kaal perde kalkınca bir daha ayrılmamak üzere bir olacak. “Seni anlatıyorsam sendeki halimi gördüğümdendir”, böyle miydi?
Kimi, kelam ile ifade edemez. Kimi halini bilmez. Kiminde ise hal ile kelam birbiri içre. İki nokta “dairenin hikmetinde” tam üst üste.
Diye/bildiklerim. Aslolan söz. Siz beni ne diye/bildinizdi?
Söz, muktedir çekim. İktidar kipi. Asıl sözlerim, diye/bilemediklerimde miydi?
Öteyi de işaret eden söz, hali de. Elif, lam ve he ile “Allah” da yazılıyor “lale” de. Söz sözün de içinde. Sözün içine gir ki öteye geçesin. Hali bilesin. Sözü bilmeden hal, hal olmaz. Hale girmeden kelam kemal bulmaz.
Hepsi O çünkü. Söyleyen O’nu söylüyor. Susan O’nu susuyor.
Dua bunun örneği. Dualarda hallerde. Dualarda sözlerde. Sus duada. Söyle duada. “Yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle, (7/205).” Duada.
Rabb’ini an. Söyle, an. Dua ses, dua söz.
Söz hatırlatma. Zikir bu yüzden önemli. “Aşık, sevgilisinin sözünü duyarak, O’nun zikrini tilavet ederek, O’nu hatırlayarak dinlemelidir.” diyor Muhiddin ibn Arabi.
Varlık, İlahi kelamdan. “Kün” ile, adem vücuda kalb olur. Bu yüzden varlık dinlemeyi bilir ve sever. Çünkü sözle başlamıştır bütün oluş. “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” “Evet”. Öyleyse “kün/ol”.
Böylece söz alındı ve insan muhatap kılındı. Büyük buluşmada “bilmiyordum” demesin, sözünden dönmesin. Unutmasın. Vaz geçmesin.
Dua. Tespih ve zikir.
Sözü tekrarla. Ve hatırla.
Verdiğin sözü hatırla.
Ve tekrarla. Sözü tekrarla.
Sorumluluğunu bil. Ezel tanışıklığından rücu etme.
Sözün kıymeti bu yüzden.
Ahde vefa, verilen söz üzerinde ısrar temel prensip. Her şey alınan ve verilen söz etrafında: “Onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar mıydı”, deniyor ayette, (7/169).
Sözle ilgili ayetlerin sayısı susmakla ilgili olanların yanında ne kadar fazla. Aslolan söz: “Bizim buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir”, (54/50) buyrulmadı mı?
En güzel isimler Allah’ın. Kelam O’na ait değil mi? O’ndan gelmedi mi?
“De ki” diye başlamıyor mu onca ayet? Ayetin kendisi “apaçık söz” değil mi?
Ve dahi yazı da söz. Ne varsa olacak, hepsi de Levh-i Mahfuz’a kayıtlı değil mi?
Yazı söz. Kitap da söz, kalbe inen. Kitap mürşid. Kitap hikmet. Kitap açıklayıcı. Kitap uyarıcı. Kitap çağrı. Kitap yazı. Kitap zikir. Alemler için.
Bir kitap olarak indi. “Sözün en güzeli”. Ağaçlar kalem ve denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave olunsa yazmakla tükenmeyecek olan söz, (18/109, 31/27).
Sözüm kasideleri, sözüm redifli gazeller; sözün güzelliğinden söz eder sözüm/ona. Sonsuz söz karşısında sınırlı söz neyi anlatabilir ki?
Söz sürek. Söz sürgün. Söz davet, söz düğün.
Bir “ol” sözü ile Adem topraktan yaratıldı ve ona isimler öğretildi. Adem, insan neticede. Meleklere bir üstünlüğü de daha fazla isim bilmesinde.
İbtida kelam vardır. İlk emir “Oku”dur. Müjdesiyle evine dönen Peygamber muhatabına, “konuş benimle” der, “konuş”. “Kellimini ya hümeyra”.
Kim sözü inkar ediyor?
Kaos kozmosa söz ile dönmüyor mu?
“Gülden ve her şeyden geriye yalnızca adı kalmıyor mu?
“Mecnun’un sade adı var”, Fuzuli böyle demiyor mu?
Susmanın onca güzellemesini yapan Mevlana, ondan da geriye, onca söze dökülmüş bir Divan’la bir Mesnevi kalmıyor mu?
“Gene de sen söyle” [Zaman]
Gövde ‘fail’ midir?
Geçen haftaki yazımda, Divan şiirinde ‘gövde’nin, 18. yüzyıla gelinceye kadar ‘etkin’ olmadığını; birbirinden bağımsız organların, tıpkı bir taş bebekte olduğu gibi, eklemlenmesinden meydana gelen edilgin bir strüktür olarak kavrandığını belirtmiştim. Homeros’ta ise, Divan şiirinde olduğu gibi ‘gövde’ konsepti, organik bir bütünlük göstermeyen bir strüktürü işaret ediyordu; ama önemli bir farkla: Homeros’ta ‘gövde’ edilgin değil, etkin bir konumdaydı ve hareketliliği gösteren kol, bacak ve mafsallar olarak kavranmaktaydı.
Divan şiirinde ‘gövde’nin edilgin oluşu ve hareketsizliğe işaret eden yüzün (ağız, burun, gözler, kaşlar, kirpikler vd.) mazmunlaştırılması yoluyla, temsil edilişi, hiç şüphe yok, ‘ruh’ (nefs) ve ‘gövde’ telakkisiyle ilgilidir.
Önce Kelam bağlamında ‘gövde’ konseptine bakalım: Eş’ari Kelamı’na göre, ‘gövde’ mahluk’tur. W. Montgomery Watt’ın Islamic Philosophy and Theology’de verdiği örnekle belirtmeye çalışırsam, mesela, ok atmak için diz çöküp kollarıyla yayı germiş olan bir okçunun gövdesi (elleri, ayakları, mafsalları başta olmak üzere bütün organları) ‘mahluk’tur, yani Allah tarafından yaratılmıştır. Eş’ari’nin ‘Kisb’ teorisine göre, insan ‘gövde’nin hareketini yaratmaz; ama o hareketi ‘kisb’ eder. Kisb, insanla onun fiili arasındaki ilişkidir ve bu ilişki (Eş’ari’ye göre elbet) insanı sorumlu kılar; ama ‘mahluk’ olan ‘gövde’nin ve doğal şartların dışında kalanın ne olduğu ve neyin ‘kisb’ edildiği konusu o kadar açık değildir. Eş’ari Kelamı’nın bir tür Cebrilik olarak yorumlanması da, ‘kisb’den neyin kasdetildiğinin açık seçik bilinmiyor olmasındandır. Eğer ‘kisb’den, W. Montgomery Watt’ın ifade ettiği gibi, sadece ‘insanın karar vermesi’ anlaşılmak gerekiyor ise, o takdirde, insan fiillerinin ortaya çıkışında, insanın çok az bir payı var demektir.
Gazali, Eş’ari Kelamı’nı, bir Doğa felsefesi temellendirmek için kullanmıştır. Doğada gerçekleşen (doğal) olguların tümü, şeylerin zatından değil, Allah’tan kaynaklanmaktadır. Gazali’nin o çok bilinen örneğini verelim: Mesela, pamuğun ateşle teması, onun yanmasına yol açıyorsa, bu, pamukta ‘yanabilirlik’ özelliğinin oluşundan (yani, zatından) dolayı ortaya çıkmamaktadır. Ateşle pamuğun teması vesilesiyle ‘yanma olgusu’nun gerçekleşmesine sebep olan, Allah’tır (Tahafüt, 17).
Bütün bunlar ne manaya geliyor? Şuna: Şayet Allah istemezse, ok, okçunun hedefine gitmek şöyle dursun, yerinden kımıldamayabilir de… Böylece, okun atılması ile, okun hareketinin gerçekleşmesi arasında bir zorunluluk ilişkisi söz konusu olamaz Gazali’ye göre. Öyleyse, insanın bir olguyu gerçekleştirmek için yapıp ettiklerinin (mesela, ok atmak), doğa kanunlarının bir zorunluluğu içermemesi bağlamında anlamı şudur: Gövde, bir olguyu gerçekleştirmeye kalkıştığında, onu zorunlu olarak gerçekleştirebilme iktidarına sahip değildir. Allah, dilerse, her zaman müdahale edebilir…
Bu durum, haddizatında ‘gövde’nin ‘fail’ olmadığını, yani bir kararı, deyiş yerindeyse, kuvve’den fiile zorunlu olarak çıkarmak iktidarına sahip bulunmadığını gösteriyor.
Şunu da belirtmeliyim ki, tasavvuf düşüncesi, Eş’ari Kelamı’nı ‘gövde’ konseptini bir başka düzlemde yeniden üretir: Mistik düzlemde! Zira, tasavvufta, ‘gövde’ bir kalıp, bir cesed’dir. Dr. Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’ne göre: ‘Ruhu barındıran ve çeşitli faaliyetlerde bulunmasını sağlayan zemin ve alet’… Nesefi ise şöyle diyor: ‘(Ruhlar) kendi kemallerini bulmak gayesiyle bu süfli aleme gönderilmişlerdir. (…) Kemali vasıtasız bulamaz (…) İşte o vasıta (beden) kalıbıdır.’
İslam’da ‘gövde’ niçin ‘fail’ değildir? Fail olan, veya kisb’i mümkün kılan ruh ya da nefsdir. Ve asıl önemlisi, ‘gövde’nin ‘fail’ olmasının (‘gövde’ Süfli alem’e, Kesret alemine ait bulunduğuna göre) manası, Masiva’nın da ‘fail’ olabilmesi ihtimalini içeriyor olmasıdır. Eş’ari’nin ve özellikle de muhteşem Gazali’nin, bu vahim tehlikeyi fark etmiş olduklarını sanıyorum.
Divan şiirinde ‘gövde’nin hareketsizliğini, genel olarak Doğu toplumlarının statik, dolayısıyla tarihsiz oluşlarına ilişkin varsayımlarla da temellendirmek mümkündür. Ama faraza öyle olsa bile, İslam’ın ‘gövde’ karşısındaki Kelami ve Tasavvufi tavrını dışarda bıraktığı için, bu temellendirmenin özelde eksik kalacağını (hatta, kaldığını!) düşünüyorum.
Gövde ‘fail’ midir? [Zaman]
Siz “kostak kostak” Yürümeyeceksiniz de Kim Yürüyecek Hocam?
Gün bugün, devran bu devran hocam; siz “kostak kostak” yürümeyeceksiniz de kim yürüyecek? Size at da yaraşır, meydan da!
“Onun ömrü rüzgar gülü gibi fırıldayıp durmakla geçmiştir” diye bıyıkaltı sızıltısı çıkaranlara niçin aldırış etmediğinizi çok iyi anlıyoruz hocam; onlar “güç”ü kitaplardan okuyarak öğrenebileceğini sanan safdillerdir, oysaki siz “güç”ü, içgüdülerinizin doğrultusunda hayatın yüzünden okuyarak, adeta koklaya koklaya izini sürmüş birisiniz; beceriksizlerin başarılıları kıskanması tabiidir değil mi hocam?
Ayak takımı ile ülkenin okumuş-yazmış evlatlarının eşit olabileceğine inanan gafilleri, öyle güzellikle ikaz etmek her zaman yeterli olmuyor değil mi hocam? Ara sıra şöyle bir silkelemek, fiskelemek de gerekiyor; kayıkçı, faytoncu, minibüsçü, esnaf, ırgat, köylü kendi arasında eşit olabilir elbette; hatta bu eşitliği “umum”a teşmil etmek de kaabil; ama bu kaba-saba insanlar, sizlerin “çok daha bir eşit” olduklarınızı nereden bilecekler ki?
Ne kadar uğraşıp didindiğinize tarih de şahittir hocam; bu milleti adam etmek için, büyüğünü-küçüğünü öğrenmesi için, edep, usul, erkan ve bilhassa ulul-emre itaat etmesini belletmek için ne kadar yorulduğunuzu bilenler biliyor. Üstelik siz vaktiyle kendi rızanızla, “biraz medeniyet görgüleri artsın” iyi niyetiyle demokrasiyi bile bu memlekete kendi rızanızla idhal etmiştiniz. Neticesini biliyorsunuz, üç-beş sene içinde ayaklar baş olmaya kalkıştı, kağnı gölgesinde yatanlar birdenbire “ne oldum delisi” haline geliverdiler. Çamurlu kara lastikleriyle güzelim paspaslarınızı çiğnemeye, avurdu avurduna geçmiş alil ve sararmış çehreleriyle yetkilerinizi paylaşmaya, bin bir masraf ve emekle tanzim ettiğiniz geometrik bulvarlarda pinti pinti gezinmeye kalkıştılar; sabrettiniz. İstediniz ki hödüklüklerini kendileri fark etsinler, cinslerine mahsus an’anevi kadercilikleriyle olmaları gerektiği gibi olmaya, davranmaları gerektiği gibi davranmaya, durmaları gerektiği yerde durmaya rıza göstersinler. Ne gezer? Anlamadılar hocam; onlar anlamayınca siz de gerekeni yaptınız; elbette yapacaktınız, hep yaptınız ve şimdi de yapmaktasınız nitekim.
Onlar oyunu anlamadılar hocam; seyircilikle yetinip eğlenmeleri gerekirken anlaşılmaz huzursuzluklara kapılıp oyuncu, hatta teknik direktör olmaya kalkıştılar. Aslında siz onları “durdukları yerde durmaları” şartıyla seviyordunuz: Otomobilinizi, bahçevanınızı, çantanızı, kapıcınızı sever gibi seviyor ve acıyordunuz; ama onların bu kadar şımarabileceklerini doğrusu siz bile tahmin etmemiştiniz.
Halbuki siz neler yapmıştınız onlar için: Cehaletlerinin pası silinsin diye mektepler mi açmadınız, az biraz mürekkep yalamış olanlarını adam safına geçirip memur defterine mi kaydetmediniz, ayağına pabuç, boynuna kıravat mı takmadınız? Kendi yağıyla kavrulan esnaf takımından, tarlasını ekip biçen köylüden vergi almadığınız gibi aç kursaklarını doyurabilmeleri için Hazine’den sübvansiyonlarla da desteklediniz. Ne oldu ama hocam ne oldu? adamlar ödediğiniz maaşın “sosyal yardım” olduğunu bile fark etmeden “hak-hukuk” peşine düştüler. Ağzı açık ayran delisi gibi her gördükleri medeni nimete layık olduklarını düşünmeye başladılar. Sağda-solda ileri-geri konuşmaya, bilir-bilmez “düzen”i tenkit etmeye, hatta bu işlerin ancak kendileri tarafından düzeltilebileceğini sanmaya kadar vardırdılar işi; bu kadarı da fazla değil miydi hocam?
“Nankörler” diye hayıflanmakta yerden göğe haklısınız efendim; bakınız şu eyyamda bile hala durumun vahametini yeterince fark edemedikleri nasıl da belli oluyor. Şu gün olmuş hala demokrasiden, temel haklardan, hukuk devletinden, global standartlardan mızıklanıp duruyorlar. Hele son zamanlarda yaptığınız bazı düzenlemelerin hukuka aykırı olduğu zannıyla şikayetlenmelerine ne dersiniz? Kara mizah bu değilse ne acaba, değil mi hocam? Siz müsterih olunuz hocam; siz bu memleketi sokakta bulmadınız ki, sokak tarafından yönetilmesine razı olabilesiniz; bu memleketin idaresi elbette “yol geçen hanı” değil; bilmeyenler öğrenecek hocam; öğreteceğiz; yok öyle!
Gün bugün, devran bu devran hocam; “siz “kostak kostak” yürümeyeceksiniz de kim yürüyecek? Size at da yaraşır, meydan da!
Siz “kostak kostak” yürümeyeceksiniz de kim yürüyecek hocam? [Zaman]
99′dan Beklediklerim
Bir an önce akl-ı selime avdet edilip ciddi bir hükümet kurularak ülkenin sağ salim seçimlere götürülmesini, Seçimlerde milli iradenin sağlıklı bir biçimde tecelli etmesini, güçlü bir Meclis’in ve iktidarın çıkmasını, Bu arada birilerinin beklettiği kaset maset varsa, ya bir an önce ortaya çıkarmalarını, ya da imha edip ebediyyen susmalarını, Seçimler sonunda çıkacak hükümetin anayasadaki bütün antidemokratik maddeleri değiştirip sistemde ciddi bir revizyona gitmesini, yeni bir seçim ve siyasi partiler kanunuyla milli iradenin kendini daha iyi ifade etmesine ve nitelikli insanların Meclis’e girmelerine imkan sağlamasını, yani demokrasiyi işlemez hale getiren bütün tıkalı kanalların açılmasını, Kuvvetler ayrılığı prensibinin bir an önce hayata geçirilmesini ve mevcut kurumların sadece kendi işlerine bakmalarını, daha da önemlisi, bütün kurumların denetlenebilir bir yapıya kavuşturulmasını, Yargının mutlak bağımsızlığını, YÖK’ün kapısına iri kilit vurulup üniversitelerin gerçek üniversiteler haline getirilmesini, Medyanın promosyondan vazgeçip kaliteye yönelmesini, avantacı iki üç milyon yerine altmış milyona hitap etmenin yollarını aramasını, Ve enflasyonun çanına ot tıkanıp gelir dağılımının düzeltilmesini bekliyorum.
Daha ne mi bekliyorum?
Baba’nın Yunus Emre okumasını, Dokuzuncu Senfoni’yle yetinmeyip Nevakar, Na’t-ı Mevlana, Rast Kar-ı Nev, Yozgat Sürmelisi, Urfa Divanı gibi eserleri de dinleyip birkaç türkü meşk etmesini, Mesut Yılmaz’ın bir Osmanlıca-Türkçe sözlük edinip “istifa” kelimesinin anlamını iyice öğrenmesini, ödev defterine bu kelimeyi üç yüz defa yazdıktan sonra aynı konuda bir kompozisyon kaleme almasını, Tansu Çiller’in derhal bir Türkçe sözlük, bir Türkçe gramer kitabı, bir imla kılavuzu ve bir de mümkünse muaşeret el kitabı edinmesini, Necmettin Erbakan’ın ve yakın mesai arkadaşlarının İslam klasiklerini, özellikle bu klasiklerin söz söyleme adabına ve sükutun faziletine dair bölümlerini birkaç defa yüksek sesle okumalarını, okutmalarını, Deniz Baykal’ın usta bir aktörden gülme ve gülümseme talim etmesini, vakit kaybetmeden genel sekreterini değiştirmesini, Cumhuriyet’i tapulu malı zannetmekten vazgeçmesini, barajı aşamama ihtimalini göz önüne alarak şimdiden dört beş yıl dinlenebileceği rahat, yaylanabilir bir koltuk edinmesini, Bülent Ecevit’in başbakanlık ve sicil amirliği hevesinden kurtulup Sanskritçe’ye kaldığı yerden devam etmesini, zengin Hint kültürünün kaynaklarına dalıp bilgeliğin sırlarını araştırmasını, olanaklı olasılıklı yeni şiirler yazmasını ve bu arada mesela Eliot’tan birkaç şiir daha çevirmesini, Hüsamettin Bey’in soyadındaki “doruk”tan vazgeçmesini, Devlet Bahçeli’nin mahkemeye başvurup adını Millet olarak değiştirmesini, Hasan Celal Güzel’in tanksavarlığa devam etmesini, Güneş Taner’in yeni dönemde puroyu terk edip pipoyu denemesini, Clinton’ın iktidarda kalmak ve politika hayatını devam ettirmek istiyorsa bir iki haftalığına Türkiye’ye gelip bizimkilerden kazık çakma metodlarını öğrenmesini, Apo’nun spagetti ve pizza yiye yiye şişip kımıldayamaz hale gelmesini, İrili ufaklı bütün babaları babalar tutmasını, Beyaz Kale, Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı’nın yazarı Orhan Pamuk biraderimizin Bana Derler Yeşil adında yeni bir romana başlamasını bekliyorum.
Haydi güzel 99, göreyim seni.
ŞİKAYETNAME
Bu nasıl iş?
Bir üniversite öğrencisinin üzerinde 15 milyon Türk Lirası yazılı bir Türkiye İş Bankası çeki vardı; Beşiktaş’a gitmeye üşendiği için parasını Taksim’deki bir şubeden almak istedi; görevli memur masrafı bir milyon dokuz yüz bin küsur lira olarak hesapladı ve öğrenciye küsuratıyla 13 milyon lira ödedi. Zavallı üniversiteli belediye otobüsüne binip Beşiktaş’a gitmeye üşendiği için beş altı günlük yemek parasını kaptırmıştı. Çok üzüldü; ama olan olmuştu bir kere!
Sayın İş Bankası yetkilileri, bu nasıl iş?
GÜLDESTE
Seyreyle ser-i sebzimi gelsin de bahar
Hak-i siyeh içre kalacak dane miyim ben
Laedri
Bahar gelsin de sen o zaman yeşil başımı seyret; hiç siyah toprak içinde kalacak tane miyim ben?
DERKENAR
98′den birkaç kitap
1998′de önemli kitaplar yayımlandı; bunların bir kısmından yıl boyunca çeşitli vesilelerle söz ettim. Okuduklarımdan dikkatinizi tekrar çekmek istediğim bazı kitaplar var; yeni ajandanızın bir köşesine kaydetmeniz için isim olarak zikretmek istiyorum.
- Ahmet Güner Sayar: Sabri F. Ülgener (Eren)
- Nazan Bekiroğlu: Şair Nigar Hanım (İletişim)
- Ali Akyıldız: Mümin ve Müsrif Bir Padişah Kızı: Refia Sultan (Tarih Vakfı Yurt Yayınları)
- Murat Bardakçı: Şahbaba (Gri)
- Turan Karataş: Sezai Karakoç (Kaknüs)
- Mustafa Armağan: Bursa Şehrengizi (İz Yayıncılık)
- Victoria Holbrook: Aşkın Okunmaz Kıyıları (İletişim)
- Orhan Pamuk: Benim Adım Kırmızı (İletişim)
- Mehmet Niyazi Özdemir: Çanakkale Mahşeri (Ötüken)
- Türk Kültürüne Hizmet Vakfı: Türk Dünyası Kültür Atlası
- İSAM: İslam Ansiklopedisi’nin yeni ciltleri.
- Nurettin Topçu: Bütün Eserler (Dergah)
- Yılmaz Özakpınar: Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi (Kubbealtı)
- Cinuçen Tanrıkorur: Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler (Ötüken)
- Rasih Yılmaz: Toros Yüzlü Adam (Timaş)
99′dan beklediklerim [Zaman]
bir yorum yazın