YazYaz

İstanbul’un Tadı Damağımızda Kalan Lezzetleri

Posted in Selim İleri by YazYaz on 31 Jan 2009

Caddebostan’da büyük bir marketin hayhuyu içinde tanıştığımız Neclâ Hanım’la eşi Okan Bey, önce övdüler, sonra beni suçladılar. Konu, yemek yazıları, yemek kitapları. Okan Bey, “Tadı damağımızda kaldı” dedi. Neclâ Hanım, “Hiç değilse, yeni basımları yapılsa yemek kitaplarınızın” diyor. (Tükendiler mi? Yayınevinden haber verirlerdi herhalde.)

Övgüler bu kadar. Suçlamalara gelince, bir “devir” açmışken, yemek kültürümüz için yazmaktan vazgeçmişim… Elbette devir falan açmadım. Neclâ Hanım’la Okan Bey’e de anlatmaya çalıştım; yemek yazıları, yıllar önce, ekonomik sıkıntıdan dolayı başladı. Hazırlıklı değildim, böyle bir isteğim yoktu. İyice çıkmazın eşiğindeydim ki, değerli Lütfi Tınç, yönettiği dergiye yazarların, sanatçıların sofralarını yazmamı önerdi; “Sizin çevreniz geniştir” diyordu, ödenemeyen apartman aidatı, şu bu olmasaydı, bilmem yazar mıydım.

Uzun uzadıya düşünülecek zaman değildi. Yazmaya başladım. Evimizin Tek Istakozu o ilk dergi yazılarından. İki sebepten asla pişman değilim: Hem yeni bir yazı disiplini edindim, hem yepyeni okurlar kazandım.

Fakat küçük bir sahtekârlık sözkonusu: Ben yemek yapmayı bilmem. Keşke iyi bir aşçı olabilseydim. Tariflerim, ‘denenmemiş’ tariflerdi. Bunu hep itiraf ettim. Kitapları imzalarken “Dikkat! Zehirlenme tehlikesi!” diye yazdım.

Neclâ Hanım güldü; “Tariflerinizi değil, üslubunuzu, anlattıklarınızı seviyoruz.”

Okan Bey, “Şöyle sizden bir sahan pirzolası okumak isterdik” dedi. Üçümüz aynı yaşlardaydık. Annelerimizin yaptığı sahan pirzolasını hatırladık…

Önce ’sahan’: “İçinde yemek ısıtılan, yumurta vb. pişirilen, derinliği az, bakır, alüminyum, çelik, vb. madenî kap.” Kubbealtı Lugatı ’sahan köftesi’yle ’sahanda yumurta’yı anmış. Çelik, alüminyum sahanlar yeni zamanın. Evimizdekiler bakırdı. Bol biberli, bol kimyonlu sahan köftesi kapaklı bakır sahanda pişerdi.

Gelelim sahan pirzolasına; koyun eti hekimlerin hışmına uğramamıştı, bir kilo koyun pirzolası, sinirleri alınmış, iyice dövülmüş. Sahana azıcık sade yağ konacak. Tuzlanmış, hafif unlanmış pirzola özenle dizilecek. Pirzolaların iki tarafı hafifçe kızartılacak. Dokuz on adet arpacık soğanı, kuşbaşı doğranmış domates, kekik, karabiber, tuz eklenecek ve ağır ateşte pişirilecek…

Yine arpacık soğanlı ‘papaz yahnisi’ İstanbul mutfağında eskisi gibi rağbet görüyor mu? Bursalı Nezihe Halamız, lezzetini bir türlü tutturamadığı papaz yahnisinin sırrını sonunda çözmüş: Bu ye­meğin “bütün hususiyeti” iki çorba kaşığı sirke! Kemikli, yağlı filetodan kuşbaşı kestirilecek. Tencereye sade yağ konacak, etler kendi suyunda öldürülecek. Sonra domates salçası, bol arpacık soğanı, diş diş sarımsak, arzuya göre değişebilen baharat ve ille iki çorba kaşığı sirke! Ağır ateşte pişireceksiniz.

Demin sahan köftesinden söz açtım. Bursalı Nezihe Halamız sahan köftesinin özelliğini “tuzsuz tereyağı”nda yakalamış. Demek bir zamanlar mutfağımızda tereyağı tuzlu ve tuzsuz diye ikiye ayrılıyormuş. Bu tuzsuz tereyağı hakkında fikir edinemedim.

Şimdi mevsim kış. İstanbul mutfağının kış sebzelerinden oluşma bir çorbası vardı, adı da ’sebze çorba’sıydı. Hazır et sularının ortalarda görünmediği o dönemde, et yemeklerinin suyundan yararlanılarak yapılırdı: Üç bardak et suyu. Et suyunu bir tencerede saklı tutacaksınız. Soğanı, kerevizi, pırasa, havuç ve patatesi üç yüz dört yüz gram kadar olacak yıkayıp, ayıklayıp, temizledikten sonra orta büyüklükte keseceksiniz. Bunlar şöyle bir haşlanacak; fazla değil. Sonra et suyunda pişirilecek.

Sebze çorbasının özelliği, terbiyesi: Kap içinde yağ, un, yumurta ‘tel’le karıştırılacak. Pişmiş çorbanın suyu süzgeçten boşaltılacak, kavrulmuşuna. Eskiler “Kokusu çıkıncaya kadar kaynatmak lâzım” derlerdi. Bu arada yumurta sarısıyla süt karıştırılarak sebzelere süzülecek. Kıyılmış maydanoz serpilecek…

Tariften pek bir şey anlaşılmadı, farkındayım. Ama baştan beri söylüyorum, mutfak bilmediğim uzmanlık alanı.

Neclâ Hanım’la Okan Bey’in hatırını kırmayarak devam ediyorum: Gözümün önünde, akşamdan ıslatılan kuru sebzeler, meselâ kuru fasulye, meselâ kuru bakla. Mutfaktan büsbütün habersiz değildim. Geç saat, tencerede ıslatılan, sabahı bekleyecek kuru baklaları, kuru fasulyeleri şimdi özlemle hatırlıyorum. Onlar o kadar eski tarihlerden kalma ki, işte doğduğum evin mutfağı, işte Kadıköyü, Bahariye Caddesi. Baklaların limonküfü sarı-yeşilleri hayal meyal, iri, yassı Selanik fasulyelerinin üçü beşi her nedense suyun üstüne fırlamış…

Sabahleyin hazırlık başlayacak. Kuru bakla ezmesi yapılacaksa, ince kıyılmış soğan zeytinyağında öldürülecek. Bu şart, yoksa lezzetsiz olur. Sonra dört beş bardak su; akşamdan ıslatılmış bakla, tuz, limon suyu, mutlaka şeker, hepsi bir arada pişirilecek. Bakla taneleri eriyince ateşten alınarak, süzgeçten geçirilecek. Soğuyunca ince kıyılmış dereotu serpilecek, limon ve zeytinyağı gezdirilecek.

Yarım asır öncesinin İstanbul mutfağı gerçi koyun eti, sade yağ, kavrulmuş soğan, şu bu ama, sadelikler üzerine kuruluydu; buluş aramazdı. Yazdıklarımı okuyunca, çok kızacak, sevgili bir dostum, geçenlerde Brüksel lahanasının üstüne eritilmiş rokfor dökmüştü, bonfilenin yanına garnitür. Bence bir yıkımdı. Geçmiş günlerin mutfağında ızgara etin yanına garnitür, sote edilmiş kabak, havuç, haşlanmış patatesti.

Sadeliğe o kadar özen gösterilirdi ki, meselâ şimdilerde pek yapılmayan tahanlı patlıcan salatası bile “biraz ağır” bulunurdu, patlıcan o zaman yaz mevsiminin, hepi topu üç dört ayın sebzesi. Anneannem patlıcanları “sert” ateşte pişiriyor. Kabuklarını ayıklayıp soğuk limonlu suda dinlendiriyor. Bakkal yoğurduna gönül indirilmeyecek; yoğurt bezden süzülecek ve tahanla birlikte iyice karıştırılacak.

Anneannem, patlıcanları limonlu sudan çıkarıyor; çekirdekler temizlenecek, patlıcanlar sıkılacak, çatalla ezilecek; artık yoğurtlu tahana karıştırma zamanı geldi, dövülmüş sarımsak, tuz ilave edin, incecik zeytinyağı gezdirin.

Doğrusu pek severdim.

Yine o zamanlar İstanbul mutfağının en ‘alafranga’ sebzesi kuşkonmazdı. Kuşkonmaz da etlerin yanına konacak garnitürler arasındaydı. O günlerin bir tarifinden alıntılıyorum:

“Taze kuşkonmaz alınır. Dışı bir bıçakla veya kabak soyacağı aletiyle çekerek soyulur, ince bir kabuk çıkarılır, temizlenme bittikten sonra uç filizleri hepsi bir yere getirilerek on beşer, yirmişer bağlanır, sap olan kısmı uzunca bırakılarak kesilir. Kuşkonmaz filiz ve sap tarafından iki taraflı bağlanmalıdır ki, pişerken dağılmasın.

Bol suda yarım limonla on beş dakika kaynatılır, süzülür, tekrar başka limonlu bol suyla pişirilir. Piştikten sonra süzgece çıkarılarak etler yanında garnitür olarak kullanılır. Üstüne tereyağı eritilerek konur.”

Görüyorsunuz, rokfordu, mozerellaydı, yok; alafrangalık kuşkonmazla başlayıp kuşkonmazla bitiyor, bazan soğuk da yenirdi. Limon, ince kıyılmış maydanoz, zeytinyağı; daha alafrangalık taslanacaksa, gayet az hardal: Bütün sos da bu. Bu sos pekâlâ Brüksel lahanasına yaraşır.

Gelgelelim yeni zamanlarda herkes kendi mutfağının Ali kıran baş keseni. Bir başka tanışım, güzelim ekşili köfteye portakal kabuğu rendeliyormuş! Mutfaklardan ırak olsun..

İstanbul’un tadı damağımızda kalan lezzetleri [Zaman]

Şununla etiketlendi:, , ,

Encümen-i Dâniş, Tarih-i Cevdet ve Tarih-i Naîmâ

Posted in Beşir Ayvazoğlu by YazYaz on 29 Jan 2009

Ahmet Hamdi Tanpınar, 25 Ocak 1951 tarihinde yayımlanan “Kültür ve Sanat Yollarında Gösterdiğimiz Devamsızlık” başlıklı yazısına şu soruyu sorarak başlar: “Bu yıl Encümen-i Dâniş’in açılışının yüzüncü yıldönümü! Bu müessese devam etseydi fikir hayatımız acaba nasıl olurdu?”

Avrupa’dakilere benzer bir İlimler Akademisi olarak düşünülen Encümen-i Dâniş, 1845 yılında teklif edilmiş, 1851 yılında kurulabilmişti. Teşkilât yapısını ve statüsünü Meclis-i Maarif-i Umumiye adına, bu meclisin üyelerinden Ahmet Cevdet Paşa’nın hazırladığı Encümen’in kuruluşu Sultan Abdülmecid’in 15 Nisan 1851 tarihli iradesiyle kesinleşti ve açılışı bugün Cağaloğlu Anadolu Lisesi olarak kullanılan Darülmaarif’te yapıldı. Asıl amacı, yakında açılacak olan Darülfünun için ders kitapları hazırlamaktı. Üyeleri arasında, devrin ilim ve fikir adamlarının yanı sıra devlet adamları da yer alıyordu. Osmanlı tarihi ve kültürü üzerine çalışmalarıyla tanınan Hammer, Bienchi ve Redhouse gibi yabancılar da “haricî âzâ”lardı.

Tanpınar, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın o tarihte arasının açık olduğu Fethi Ahmet Paşa’yı Encümen’e almadığını, bu yüzden aralarında artan düşmanlığın ikisinin de azline yol açacak dereceye geldiğini, Paşa’lar arasındaki benzer çekişmeler ve rekabet yüzünden Encümen’in önemli bir başarı kazanamadığını, sonunda Âlî Paşa tarafından “tasarruf bahanesiyle” lağvedildiğini anlatır. Bununla beraber, Encümen yeni kurulduğu günlerde o zaman henüz “Efendi” olan Ahmet Cevdet Paşa’ya İbn Haldun’u tercüme ettirmek ve Hammer’in Osmanlı Tarihi’ni tamamlayacak nitelikte bir tarih yazdırmak gibi önemli kararlar alabilmiştir. Tanpınar, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi yazmaları arasında Encümen adına yapılmış bazı tercümelerin de bulunduğunu söyler.

Tarih-i Cevdet gibi bir tarihin yazılmasına vesile olması bile, Encümen-i Dâniş’in hayırla yâd edilmesine yeter. Küçük Kaynarca Antlaşması’nın yapıldığı 1774 tarihinden başlayıp Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 1826 tarihine kadar gelen bu on iki ciltlik dev eserin henüz yeni harflerle ciddi bir neşrinin yapılmadığını söylesem inanır mısınız? Ciddi bir neşir diyorum… Hâlen piyasada bulunabilen yeni harflere aktarılmış Tarih-i Cevdet’in güvenilmez olduğunu bu işlerden biraz anlayan herkes biliyor. Tarih-i Naîmâ’nın Zuhuri Danışman tarafından yeni harflerle yapılan sadeleştirilmiş neşri de maalesef kaynak olarak kullanılamaz.

Evet, Tarih-i Cevdet gibi, Tarih-i Naîmâ da yakın zamanlara kadar sadece uzmanların kullanabildiği bir kaynaktı. III. Murad’dan IV. Mehmed’e kadar, sekiz padişah döneminin anlatıldığı bu önemli eser, sonunda Prof. Dr. Mehmet İbşirli tarafından muhtelif baskıları ve yazma nüshaları karşılaştırılmak suretiyle hazırlandı ve Türk Tarih Kurumu’nca dört cilt hâlinde yayımlandı. Daha önce Selanikî Tarihi’ni büyük bir vukufla hazırlayan Mehmet İbşirli Hoca, bu sefer, metnin kolay okunabilmesi için özel işaretlerden, transkripsiyondan özellikle kaçınmış ve yeterli ölçüde noktalama işareti kullanmış.

Tarih-i Naîmâ, İslâm dünyasının ilk matbaası olan Müteferrika matbaasında basılan ilk on yedi eserden biridir; bundan sonra üç baskısının daha gerçekleştirilmiş olması çok okunduğunu gösterir. Kütüphane-i Umumi-i Osmanî’nin, bugünkü adıyla Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin 1884 yılında raflarına bir takım Tarih-i Naîmâ konularak açılmasını da çok anlamlı buluyorum.

Mehmet İbşirli tarafından yapılan neşrin mutlaka kaydedilmesi gereken bir özelliği de, dördüncü cildin sonundaki yaklaşık üç bin kelimelik sözlük ve iki yüz sayfalık ayrıntılı indekstir. Böyle eserlerde indeksin olmazsa olmaz bir unsur olduğunu ifade etmek isterim. Aradığınız küçücük bir bilgi için bütün bir eseri baştan sona taramak zorunda kaldığınızı düşününüz; bu büyük zaman kaybının önüne geçmek, kaynaklardan daha hızlı faydalanabilmek için yeni harflere kısa vadede aktarılması mümkün olmayan eski harfli eserler için de kullanışlı indeksler yapılmalıdır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Tarih-i Cevdet, Tarih-i Naîmâ gibi eserlerin uzmanları tarafından ayrıca sadeleştirilmiş birer neşrinin gerçekleştirilmesinde büyük faydalar vardır. Mehmet İbşirli Hoca, bu tür sadeleştirilmelerin yeni harflerle sağlam metin neşirleri yapıldıktan sonra mümkün olabileceğini söylüyor. Kendisi Tarih-i Naîmâ’dan “günümüz insanı ve aydınları için anlamlı, ibretli ve ufuk açacak, Osmanlı Tarihine farklı bir bakış açısı sağlayacak” metinleri seçip sadeleştirmiş. Bir işadamının katkılarıyla yayımlanacak bu metni de heyecanla bekliyoruz.

Tanpınar’ın sorusunun cevabına gelince: Encümen-i Dâniş çalışmalarına başladığı hızla devam edebilseydi, ilim ve fikir hayatımız bugünkünden çok ilerilerde olurdu. Son günlerde varlığından söz edilen Encümen-i Dâniş’in üyeleri ciddiye alınacak ilmî ve fikrî çalışmalar yapmış olsalardı herhalde duyardık, değil mi?

Encümen-i Dâniş, Tarih-i Cevdet ve Tarih-i Naîmâ [Zaman]

Türkiye

Posted in Sevan Nişanyan by YazYaz on 28 Jan 2009

Vatanımıza ne cüretle ‘hindi’ derler diye hop oturup hop kalkanların esas dert etmesi gereken konu o değil. Vatanın adı İtalyanca, onu neydeceğiz? Hem üstelik turkey gibi tesadüfi, kasıtsız bir durum yok ortada. Ülkenin kimlik sorunuyla ilgili derin bir problem var. Deştikçe vatanmilletçilerin tüylerini diken diken edecek mevzu.

Türkçede –ve diğer yerli dillerin hiç birinde- bu ülkeye 19. yüzyılın sonlarına dek Türkiye, Türkistan, Türkland veya buna benzer bir isim verilmemiş. Ülkenin, daha doğrusu Fırat Nehri’ne kadar olan kısmının, Türkçedeki kadim adı Rum. Bunun dışında Memaliki Al-i Osman, Memaliki Mahrusa gibi SİYASİ adlar kullanılmış.

Buna karşılık Batı Avrupalılar, ta Haçlı Savaşlarından beri Ortadoğu ve Balkanların Türkler tarafından yönetilen kısmını İtalyanca Turchia, Fransızca Turquie vs. diye adlandırmışlar, Mısır, Suriye, Balkanlar filan dahil. Farklı adlandırmanın ardında aslında ciddi bir bakış farkı var, ama o kadar dibe inersek çıkamayız diye korkarım.

Türkçede bu adın sistemli olarak kullanımına en erken Namık Kemal ile Suavi’nin 1868’de Paris’te çıkardıkları Hürriyet gazetesinde rastladım. Belki daha önce de tek tük vardır, ama bence bağlam ilginç: sanki memlekete dışarıdan ve BATIDAN bakınca “Türkiye” adı daha bir uygun gelmiş.

1870’lerde “ah monşer şu Turkiya medenileşemedi gitti” üslubu içinde kelimeye sıkça rastlanıyor, sonra Abdülhamit döneminde otuz sene boyunca izi kayboluyor. Meşrutiyetin ilk yıllarında da, siyaseten uygunsuz sayıldığından olacak, hiç duyulmuyor. İttihat ve Terakki rejiminin kullanımında “Türkiye” adının belirginleşmesi, bak hele, 1915 yılına denk gelmiş. 1920’de Ankara’da toplanan BMM “Türkiye” adına önce biraz direnir gibi olmuş, ama en geç 1921’deki Teşkilatı Esasiye Kanunu döneminde T’yi kabul etmiş.

Arapça –iyye ekiyle açıklanması minareye kılıf uydurma kabilinden. Ortaya çıkış sürecinde tereddüt edecek bir şey yok, Batı kökenli bir kavram.

On puanlık soru şu: Osmaniye olsaydı acaba daha medeni bir yer olur muydu?

Türkiye [Taraf]

Şununla etiketlendi:

Tutunanlar

Posted in Mustafa Kutlu by YazYaz on 28 Jan 2009

Biz çok “tutunamayan,” hikâyesi dinledik. Çoğu da “kriz-entellektüel” durumlarla ilgiliydi. Bazıları bunu sosyal hayata, varoşlara falan taşıdı.

Benim bu fantazyalara karnım tok. Ben reaileteden yanayım. Nedir o? Şudur: Ülkemizdeki 15 yaş üstü 52 milyon nüfusun 17,3 milyonu köylerde, 12,2 milyonu kentlerde, 7,9 milyonu varoşlarda (Bunlar hâlâ köylüdür, dikkat edin), 12,2 milyonu kentsel alanlarda (Bunların da yarısı hâlâ köylüdür), 1,1 milyonu lüks alanlarda oturmaktadır (Konda’nın son araştırması, Radikal 23 Kasım 2008).

Demek ki “köylülük” toplumun baskın özelliğidir. Peki “köylülük nedir?”. Bu ayrı bir yazının konusu. Şimdi biz zurnanın zırt dediği yere bakalım. Adam dere içine (yani Hazine arazisine) evi yapmış. Her yağmurda hanesini su basıyor o da feryadı basıyor “Nerde devlet? Nerde belediye” Belediye ile devlet anında cevap veriyor “Buradayız!” Adam haykırıyor, “Kurtarın bizi bu rezillikten, biz adam değil miyiz?”. Belediye ile devlet birlikte: “Hay hay; kurtaralım. Sen şu dere içine yaptığın evden çık, biz sana ev vereceğiz.” Adam: “Olur mu ama, ben evimi müteahhide versem en az üç daire alırım; siz bir daire veriyorsunuz, olmaz, istemem”.

Bak, bak, bak!….

Dere içindeki Hazine arazisine ev yapıp da bundan rant elde etmeye çalışan köylüye bak. İşte bu son elli yılda ülkede olup bitenleri izleyen, sıfırdan zengin olanları gören, köşe dönmenin kaça patladığını bilen bir adamın aklıdır. Bu aklı oluşturan ise ülkenin elli yıllık siyasileridir. Onların planları, oy avcılığı, tavizleri bu yoldan geldikleri iktidardır. Adam bundan cesaret alıyor. Çünkü o iktidarlar evini yıkacakları yerde, ona yol getirmiş, su getirmiş, elektrik getirmiş.

Adam geçen elli yıl içinde şehrin civarındaki gecekonduların nasıl zamanla şehrin ortasında kaldığını, zamanında oralarda bir arsa çevirenlerin nasıl 10-15 katlı apartımanlara kavuştuğunu, bu şehre bu sebeple “taşı toprağı altın” denildiğini biliyor. Bu süreci ya kendi tanıyor, ya babasından dinlemiş. Bu arsa işi büyük şehirlere akıl almaz bir rant kapısı açmıştır. Kapı hâlâ açıktır. Göç devam ettikçe açık kalacaktır. Önce gelenler bir zaman “yoksulluk nöbeti” tutmuş; susuz, yolsuz, elektriksiz kalmış, ama direnmiş ve sonunda şehrin genişlemesi ile çocuklarına, hatta torunlarına yetecek bir servete konmuştur. Köyde kalsa bu servetin rüyasını bile göremezdi. Şehrin sınırı gecekondu mahallesini içine alıp orası oteller, mağazalar, iş yerleri ile dolunca daha ötelere taşınıyor. Nefsi İstanbul’un dışında çok çok uzaklarda başka başka İstanbullar oluşuyor, ha bire büyüyor. Şehir büyüdükçe varoşlar da büyüyor.

Bakınız bu büyümenin nimetlerinden sadece gecekondu yapan köylüler yararlanmıyor. Kuyumcu, kumaşçı, doktor, müteahhit, yüksek maaşlı bürokrat, belediye mensubu, milletvekili, galeri sahibi her meslekten parası olan her fert faydalanıyor.

Bunlar İstanbul’u çevreleyen kasabalardan, köylerden tarlalar, bağlar, araziler alıyor ve pusuya yatıyorlar. Ne zaman ki oralar imara açılıyor, bire aldıklarını bine satıyorlar. Hatta imara açılmayı beklemeden aniden kaçak inşaatlarla bir semt kuruluyor. Ve bu maceranın içinde yer alanlar “tutunmuş” oluyorlar. “Yoksulluk nöbeti” bir sonraya kalan göçmenlere veriliyor. Bunlar barakalarını, kondularını daha gerilere yapıyor; kağıt topluyor, çok zor şartlar altında “tutunmaya” çalışıyorlar. Önlerindeki hedef bir önceki nesil ile gelmiş ve oraların efendisi olmuş hemşehrileridir. Gençler bu sebeple babalarına, dedelerine kızıp dururlar. “Siz de vaktiyle bağı-tarlayı satıp, şuralardan birkaç arsa alsaymışsınız biz şimdi köşe olmuştuk, köşe” derler.

Ancak elli senedir süren bu “yoksulluk nöbeti” gittikçe zorlaşmakta, şehir artık bu nüfusu besleyememekte, en azından kurak bir yaz bütün İstanbul’u kasıp-kavurmaktadır.

Minibüsler, işporta arabaları, seyyar esnaf artık şehrin merkezine girmekte zorlanıyor; iş yok, aş yok. Belki de güzel günler geçmişte kaldı, atı alan Üsküdar’ı geçti.

Hayır, öyle değil. Efsane o kadar güçlü ki bu şehrin hâlâ “taşı toprağı altın”. İster TOKİ çalışsın, ister bazı gözde semtler zenginlerin korunaklı siteleri olsun, her zaman işgale uygun bir Hazine arazisi bulunabilir. Ve orayı bir gece çevirip, başında nöbet tutan bu şehirde “tutunabilir”.

Tutunanlar her gece tek odalı kondularında çocuklarına ünlü müteahhitlerin, fabrikatörlerin, nasıl sıfırdan gelip yükseldiklerine, zengin olduklarına dair masallar, efsaneler anlatır. Çocuklar bu hikâyelerle uyur, bu hikâyelerle büyür. Sonunda meşru, gayrımeşru bir yol tutar, “tutunur”. Tutunamayanlar’ın şansı yok, çünkü gökten sadece üç elma düşüyor.

Tutunanlar [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:

Geçmiş ile Geleceği Bugüne Taşımak

Posted in Nazif Gürdoğan by YazYaz on 28 Jan 2009

Seksenli yılların başında öğretim görevimi Ankara Üniversitesi’nden Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesi’ne aktardım. Cahit Zarifoğlu, “Bir daha göremeyebilirsin, İstanbul’da Necip Fazıl’a uğramadan gitme” diye uyardı. Yücel Çakmaklı ve Ahmet Bayazıt ile birlikte, Üstad’ı evinde ziyaret ettik. Türkiye’nin çalkantılı bir dönemden geçtiği, sağ ve sol çatışmasının doruk noktasına ulaştığı günlerde, sinemada neler yapılabileceği konuşuldu.

Söz dönüp dolaşıp, benim yurt dışına gitmeme geldi. Üstad, birden öfkeyle karışık bir sesle “Ben okyonus ortasında batmakta olan bir geminin sos sinyalleri vermesi gibi, çığlık çığlığa tehlike mesajları veriyorum, siz yurt dışına gidiyorsunuz” dedi. O ömrünü Anadolu insanının, tarihindeki aydınlık günlerini bugüne taşımasına adamıştı. Türkiye’nin yeniden Avrupa’nın büyük ekonomik ve kültürel gücü olduğu günleri görmek istiyordu.

Şairler ülkelerin geçmişlerini geleceklerine, geleceklerini geçmişlerine bağlayan köprülerdir. Onlar toplumların hem geçmişlerini, hem de geleceklerini bugüne taşırlar. Çünkü, onların gözünde, dünya bir gündür, o gün de bugündür. Bugünü en güzel biçimde değerlendirebilmek için, geçmişin bütün ayrıntılarıyla incelenmesi, geleceğin de ayrıntılı olarak tasarlanması gerekir. Bugünün değerlendirilmesinin yol haritası, şairlerin ölümsüz şiirlerindedir.

Anadolu insanının geçmişiyle birlikte geleceğini bugüne taşıyan şairlerden biri de, geçen yıl yitirdiğimiz Erdem Bayazıt’tır. Bayazıt’ın başkanlığını yaptığı MARAŞDER, kurucularından Kenan Seyithanoğlu’nun, yorulma bilmez gayretleriyle, hacimli bir “Erdem Bayazıt’ın “Düşünce, Sanat ve Eylem Dünyası” kitabı hazırlıyor. Kitabın editörlüğünü Dr. Hüseyin Yorulmaz yüklendi. MARAŞDER, Bayazıt’ı sevenlerden yazı, fotoğraf ve mektup bekliyor.

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıran şairler, ona bazen Yahya Kemal gibi geçmişten, bazen de Sezai Karakoç gibi gelecekten bakmışlardır. Onların izledikleri şairlerle birlikte onları izleyen şairler bugüne odaklanarak, hayatı yaşanır kılmaya çalışmışlardır. Onlar güzel düşünmenin, güzelliği aramanın ve güzel olmanın kaynağını Batı’nın seküler kültüründe değil, Doğu’nun kutsal kültüründe aramışlardır.

Sanatı güzelliği aramak olarak bilenler, geçmişle gelecek arasında olduğu gibi, görünen dünyayla görünmeyen dünya arasında da köprüdürler. İnananların dünyasında ruhlar ölümsüzdür. Geçmişin ruhlarıyla geleceğin ruhları bir arada yaşadıkları gibi, bugünü değerlendirmek için, birbirleriyle de yardımlaşırlar.

Ölümsüzlüğün sırları, geçmiş ile gelecek arasında köprü olan şiirlerde gizlidir.

Ölümsüzlüğün şiirini yakalayanlar, ölümden sonra şiirleriyle yeniden doğarlar.

Şairler ölümsüzlüğü şiirleriyle tadarlar.

Geçmiş ile geleceği bugüne taşımak
[Yeni Şafak]

Tarih nedir? Tarihçi Kime Denir? Tarih’in Sıradanlaştırılması Üzerine

Posted in Hilmi Yavuz by YazYaz on 28 Jan 2009

Tarih nedir? Tarihçi kime denir? Tarih, Ranke’nin bildirdiği gibi, ne ‘nasılsa öylece göstermek’ midir? Yoksa Parsons’un görüşlerinden yolaçıkılarak söylenirse, olgular arasında seçmecilik midir? Tarih, tarihçinin yorumundan bağımsız mıdır, değil midir? Sıradan bir olgu, tarihsel bir olguya nasıl dönüşür? Yoksa tarih, çoklu bir nedensellikle mi inşa edilir? Vs., vs…

E.H.Carr, ‘Tarih Nedir?’ adlı o çok yararlı kitabında bu soruları sorarken, Tarih’in bir bilim olarak nasıl temellendirileceğini göstermeyi amaçlar. Tarihin, nedensellikler (neden-sonuç ilişkileri) üzerine inşâ edilmesi gerektiğini; ama bir tek nedene ircâ edilerek değil, bir çoklu nedensellikle (multiplicity of causes) kurulması gerektiğini bildirir.

Türkiye’de, galiba sistemli olarak, entelektüel ya da ahlakî alanda, geleneksel bağlamıyla değer atfedilen ne varsa, hemen hemen tümünü popülerleştirerek sıradanlaştırmak tavrından, Tarih de hissesine düşeni almış görünüyor… TV kanalları, bir zamanlar, nasıl İslam’ı popülerleştirdikleri ve yaygınlaştırdıkları iddiasıyla fevkalâde sıradan bir derekeye düşürdülerse, şimdi de Tarih’in sıradanlaştırılması işini üstlenmiş görünüyorlar.

Bu sıradanlaştırma yahut popülerleştirme, bana, bilimi bir modaya, dolayısıyla bir çokbilmişlik yaratmaya matuf bir sistemli gayretin sonucu gibi görünüyor. Bir moda, evet;- herkesin Tarih’ten veya İslam’dan, kulaktan dolma bilgilerle konuşarak bir malûmatfuruşluk gösterisinde bulunmasına imkân hazırlıyor çünkü! TV kanallarında canlı yayına katılan izleyicilerin sorularından, bizzat program sahipleri şikâyet ediyor;- aslında, bu sıradanlığa, bizzat kendilerinin, yani program sahiplerinin neden olduğunun farkında olunmadan!…

Hatırlatmak gerekiyor: Popüler tarih, Tarih bilimi değildir; tersine, Tarih’i Bilim olmaktan çıkarır. Gelgelelim, işin hazîn yanı, Tarih’i bir Bilim olarak temellük etmiş olan çok değerli tarihçilerimizin, başta aziz dostum Prof. Dr. İlber Ortaylı olmak üzere, bu malûmatfuruş çokbilmişliğin âleti olmaya nasıl rıza gösterdikleridir. Ortaylı elbette sıradan bir tarihçi değildir; ama malûmatfuruşluk gösterisini tarihçilik zannedenlerle nasıl aynı masaya oturabilmektedir;- şaşmamak elde değil!

Bir defa daha belirteyim: Tarihçiliğin, ansiklopedik malûmattan ibaret olduğunu zannetmek veya Tarih bilimini bu neviden malûmata ircâ etmek, Tarih’in sıradanlaştırılmasından başka bir anlama gelmiyor. Bilgi başka, malûmat başkadır. Tarihin bilgisi, olgusal verilerin bilimsel bilgiye dönüşmesiyle mümkündür. Tarih, şuradan buradan çerçöp edinilmiş malumatın dilegetirilmesiyle değil, olgusal verilerin neden-sonuç ilişkisi içinde dönüştürülmesiyle inşa edilir. (TV’deki Tarih programlarını izleyenlerin, canlı yayına katılarak sordukları sorular, Tarih’in nasıl sıradanlaştırıldığının apaçık kanıtıdır.) Peki, Tarih nedir? E.H.Carr’ı dinleyelim:

‘Gerçek bir tarihçi, kendi topladığı bu nedenler listesini eline alınca, bir çeşit meslekî zorlama ile bunu bir düzene indirgemek, birbiriyle ilişkilerini kuran bir nedenler hiyerarşisi meydana getirmek, belki hangi nedenin ya da nedenler grubunun, ’son bakışta’ ya da ‘nihaî analizde’ (tarihçilerin pek sevdikleri deyişler) en son neden, bütün nedenler nedeni olarak ele alınması gerektiğini kararlaştırmak gereğini duyacaktır. [...] Her tarih tezi, nedenlerin önceliği sorunu çevresinde döner.’

Türkiye’de her şey sıradanlaştırılıyor; kitch’e dönüştürülüyor. Sıradanlık, değer düşüklüğü demektir. Aşk sıradanlaştırılıyor, İslam sıradanlaştırılıyor, Devrim sıradanlaştırılıyor, Tarih Bilimi sıradanlaştırılıyor, Şiir sıradanlaştırılıyor!… Cehaletin allâmelik; müteşairlerin büyük şair; zevksizliğin seçkinlik; Aşk’ın magazin, İslam’ın köylülük, Devrim’in soytarılık diye takdim edildiği bir ülke haline geldik… Yazıklar olsun!

Tarih nedir? Tarihçi kime denir? Tarih’in sıradanlaştırılması üzerine
[Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Novaya Zemlya Nire, Türkiye Nire?

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 28 Jan 2009

Filmin orijinal adı “Novaya Zemlya”; bizimkiler “Yeni Dünya” diye çevirmişler. Geçen sene çevrilen film, bir Rus yapımı. Son zamanlarda seyrettiğim en sert, en sersemletici sinema eseri.

Hadise 2013 yılında geçiyor: İdam cezası bütün dünya çapında yasaklanınca çığ gibi çoğalan müebbet hapis cezalılarını barındıracak hapishane sıkıntısı çekiliyor; bunun üzerine “uluslararası toplum” harekete geçiyor. Sibirya’nın kuzeyinde, Kutup Denizi içinde kalan Novaya Zemlya adasını açık hapishane yapmaya karar veriyorlar. Hapishanenin ilk sâkinleri Rus mahkûmlarından gönüllülük esasıyla seçiliyor. Gemiyle adaya çıkarılan 200 küsur mahkûma 3 ay yetecek miktarda yiyecek ve barınma imkânı veren koruyucular, mahkûmların uyduyla izleneceğini söyleyerek adayı terk ediyorlar.

Film böyle başlıyor; 200 küsur ağır suç mahkûmu bir adada tek başına!

Aşırı derecede şiddet ve müstehcen replikleri olmasa bu filmi, siyaset bilimi dersi okutan bütün öğretim üyelerine ve öğrencilerine görmeleri için tavsiye edebilirdim. 200 mahkûmun karşılaştıkları ilk problemi tahmin edebilirsiniz: Yönetim ve organizasyon. Topluluğu kim yönetecek, kısıtlı miktarda yiyecek ve erzak hangi esasa göre kimler tarafından dağıtılacak? Mahkûmlar birkaç hafta sonra problemi kendi usûllerine göre çözüyorlar; tabii buna çözüm denebilirse!

Evvelâ hınçla birbirlerine saldırıp yorulana kadar birbirlerini öldürüyorlar (Tabii seleksiyon!). Hayatta kalanlar, daha sonra kendi aralarında yönetenler, koruyucular ve yönetilenler diye kabaca üç gruba ayrılıyorlar; bir süre sonra yiyecekleri azaldığı için yönetici sınıf, yönetilen sınıftan her gün bir kişiyi, “demokratik” bir müsabakanın sonucuna göre temel protein ihtiyacını karşılayacak gıda maddesi ilan ediyor. Yarışma şöyle: Düdük çaldıktan sonra herkes hızla barakalara girecektir. Sona kalan…

Bu bir fantezi kurgusu elbette, fakat Thomas Hobbes’un Leviathan’da anlattığı “toplum öncesi” tabiat durumuna fena halde benzerlik gösteriyor. İnsan insanın kurdu. İnsanlar, yönetim ve organizasyon ihtiyaçlarını tek fertler halinde çözemeyeceklerini görünce en güçlünün otoritesine sığınarak izâfî bir güvenlik şemsiyesinin altında öbekleşiyorlar. Adını “medeniyet” koyduğumuz dev organizasyon, aslında ilk vahşi hâlinin onarım geçirmiş ve düzeltilmiş şekli. Güçlülerin irâdesi hukuk haline geliyor; hukuk giderek inceliyor, “insan hayatına ve onuruna saygı” kavramını geliştiriyor, günün birinde idam cezası bile yeryüzünde yasaklanıyor ama insanın genlerine gömülü vahşi tabiat kımıldanmaya başlıyor. Film, bu haliyle “medenî toplum” anlayışımızı da açıktan açığa eleştirip hırpalamaktadır.

Yönetilenler günün birinde kendilerinin de pekâlâ yönetebileceğini fark ettiklerinde kandaki adrenalin miktarı yükseliyor. Yönetici sınıf direniyor ve üstün pozisyonunu kaybetmemek için aklına gelen her çareye abanmaktan çekinmiyor: Darbe, desise, kurnazlık veya kaba güç; bu süreçte araçlar artık ahlâkî önemini kaybediyor, mücadele sonucu kazanılan iktidar, kendi ahlâkîliğini inşâ edecektir nasıl olsa… Hani şu meşruiyet dediğimiz şey!

Türkiye’de olup bitenler, yönetmen Aleksandr Melnik’in vahşi fantazyasında hikâye edilenden pek farklı sayılmaz; biraz arka plan bilgisi ve soyutlama kabiliyeti ile filmde geçen hadiselere yerli dekor ve mekânlar adapte etmek hiç de zor değil. Hayâl hânenizi sınırlandırmak istemem: Yargılananlara, yargılayanlara ve yargılama usûlüne şöyle gözlerinizi kısarak kuşbakışı bakabilirseniz, muktedirken hukuku kaale almayanların, maznun durumuna düşünce nasıl sendelediklerini göreceksiniz. Seyretmekte olduğumuz, biraz daha yumuşak üsluplu da olsa bir Novaya Zemlya filmidir. Türkiye’de yönetici sınıf demokratik yoldan tasfiyeye uğruyor ve galiba demokrasiden sadece bu yüzden nefret ediyorlar.

Novaya Zemlya nire, Türkiye nire? [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Naiv

Posted in Sevan Nişanyan by YazYaz on 27 Jan 2009

Naiv başka şey, nahif başka şey. Aradaki farkı bilenler parmak kaldırsın.

Peki, otur. Nahif Arapça sıfat, uzun i ile söylenir, zayıf ve çelimsiz demektir. Bugünkü Türkçede sanırım sadece zayıf nahif ikilemesinde anılıyor. Masdarı nehâfet, yani zayıflık.

Naiv İngilizceden veya Fransızcadan alınmış bir kelime. Saf, kurnazlıktan yoksun anlamında. Fransızcası aslında naif’tir, 1970-öncesi kültürden gelen insanlar Türkçesini ısrarla öyle yazarlar. İngilizceye Fransızcadan gelen sıfatlar genellikle sözcüğün dişil halinde benimsendiği için İngilizcesi naive olur.

Fransızca naif’in aslı da, bak şu işe, Latince nativus imiş. Fransızcada vurgusuz hecenin sessizi düşer kuralı uyarınca t’sini kaybetmiş. Nasci, natus (doğmak) fiilinden, “doğuştan gelen” ya da “doğal” anlamında sıfat. Burada “yapay” karşıtı olarak kullanılmış, yani sofistike olmayan, sanatsız, som. Aynı kökten gelen naturalis ( > Fr naturel, İng natural) sözcüğüyle de yaklaşık eş anlamlı. 18. yüzyıl filozoflarında halâ “doğaya yakın, bozulmamış” gibi gayet pozitif bir anlamda geçer, Jan Jak Ruso’da mesela. Ama günümüzde daha çok saftirik kavramını çağrıştırıyor. İngilizcede öteden beri varolan bir kelimeydi, son 30-40 yılda moda oldu, çok kullanılanlar listesinde yukarılara tırmandı.

Naiv [Taraf]

Şununla etiketlendi:

Şiirin Çiçekleri

Posted in İskender Pala by YazYaz on 27 Jan 2009

Eski şiirimiz daha ziyade soyut (mücerret) konularla ilgilenir ve somut (müşahhas) olanlardan örnekler seçer.

Bir şair çevresinde gördüğü nesnelere bakarak içindeki duyguları tarife ve izaha çalışır, oradan okuyucusuna zengin örnekler sunar. Apartman dünyasına sıkışıp kalmadığımız şu zamanlarda, şairler o eski yeteneklerini kaybettiler. Oysa atalarımız sık sık gözlerini tabiata çevirirler ve toprak ile ilişkilerini asla koparmazlardı. Onlar, tabiat ile haşır neşir olmakla, insanın Yaratıcı karşısında kendini bilmesi, tevazu duygusunu önemsemesi, ölümlü oluşunu hatırlaması gibi ruhsal pek çok bakış açısını kazanmak yanında bedensel bir sağlık kapısını da açık tutuyorlardı. Böyle bir toplumun bireyi konumundaki şair de gözlerini tabiata çevirdiği vakit onun elbette ki şairane görüntülerini önemsiyor, çiçeklerin renklerinden kendisine hayaller devşirip, desenlerinden sevgilisine esvaplar biçiyordu. Şeyhülislam Yahya Efendi,

Lale vü gül takınır oldu güzeller şimdi hep

La’l u gevher kıymetin ezhâr erzân eyledi derken güzellerin lale ve gül takınıp süslendiklerini, bahar çiçeklerinin mücevhercilerdeki yakut ve incilerin değerini iyiden iyiye ucuzlattığını söylüyor ve çiçekleri mücevher ile ölçüyorsa bu ancak tabiata rafine bir bakışın eseri olabilir. Keza onunla aynı çağda Sâmî, Sîmden mükemmeldir gonca-i zanbak güya / Dîde-i nergise arz etmede meyl-i zerkâr buyuruyor. Renkleri benzeştiği için zambak goncasını gümüşten, nergis çiçeğini de altından üstün gören bir beyittir bu. Arkasında nergise dair bir efsane (Narsisos), altın ve gümüşe dair nakit bir güzellik de gizlidir üstelik. Öte yandan, insanın doğum esnasında da ölüm esnasında da ağlayışlar ve gözyaşları arasında kaldığını, XVI. yüzyılda Rehayî mahlaslı şairimiz bakın bir su çiçeğiyle ne kadar zarif ifade edebilmektedir.

Hemân ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben

San ol nilüferim kim suda bittim suda yittim ben

Öyle ya, insan doğunca da yıkanır, ölünce de… Yahut doğarken de ağlar, ölürken de (ölüm anında gözden bir damla yaş çıktığı bilinir)… Demek ki insan oğlu bir nilüfer çiçeği misali, suda bitiyor, suda yitiyor. Önemli olan, doğarken ağlayanın ölürken gülebilmesi… Yahut, kişioğlu doğunca gülenlerin, onun ölümünde gerçekten ağlamaları…

Nergis, zambak, nilüfer iyi de, eski şairlerin en ziyade ismini andıkları çiçek hiç şüphesiz güldür. Doğu medeniyeti biraz da gül medeniyetidir. Kainatın şanlı nebisini güle benzettikleri içindir ki İslam ümmeti gülde bir başkalık bulur. Hele onun bülbül ile olan efsaneleri, hikayeleri, masalları bambaşka bir zihin zenginliğinin ürünü olarak şiirlere yansır. Selimiye’nin sahibi olan Süleyman oğlu Selim bakınız bir beytinde ne diyor:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız

Âteş kesilir geçse saba gülşenimizden

Pes doğrusu!.. Söylenir söz değil!.. Birazcık hayallerimizi zorlayarak yorumlamaya çalışalım: Bir bahçe düşünün; adı “ayrılık bahçesi” olsun. Bu bahçede kızıl güller mevcuttur; her biri alev alev yanmakta olan güller… Bahçenin bir bülbülü var; ufacık, avuç içine sığar bir bülbül. Lakin bu bülbülün mini minnacık yüreciğinde öyle muhteşem bir aşk var ki, tutuştuğu vakit ağzından feryad figan ile kıvılcımlar dışarılara sıçrıyor ve bahçedeki çiçekleri tutuşturuyor. Yani ki bahçenin çiçekleri yanmaya başlıyor, yandıkları için de kızıl alev rengine bürünüyorlar (Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller / Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller / Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer – Ahmet Haşim). Kızıl alevlerin kızıl güller olarak “ayrılık” denen bahçede her yeri kaplaması yetmiyor, o bahçeye yol uğratan serin ve selamet saba yeli, bir yandan rüzgar olarak giriyor amma bülbülün çığlık çığlığa nefesi onu da tutuşturuyor (ayrılık çeken bülbülün yüreğindeki ateşe o da yanıyor, yakılıyor) ve öte yandan alev tufanı olarak çıkıp gidiyor; Lut kavmini helak eden rüzgar gibi…

İmdi, azıcık düşünelim! Karşımızda küçücük bir bülbül ve muhteşemden muhteşem bir hayal var. Bir şiirin bunca derin olması, ancak yüzyıllar boyunca aynı hayallerin süzülüp imbikten geçirilmesiyle mümkün olabilir.

AY İLE GÜNEŞ

Bir gün Ay’a sordular:

-En çok neyi seversin?

-Güneşin tutulup ebediyen perde altında, bir bulutun gerisinde saklı kalmasını severim.

-Neden ona bunu reva göresin ki?

-Çünkü onu kendi gözümden bile kıskanıyorum. Üstelik güneşe olan aşkımla bütün âlemi nura boğmak gelir elimden!

-Sözün doğruysa eğer, gece gündüz durmadan ona koşmalısın ki ona ulaşabilesin. Ona ulaştığın vakit de zaten onda yok olursun, varlığın görünmez olur. O zaman onun ışıkları seni yakar, varlığını ortadan kaldırır. Aksi takdirde hangi küstahlık ile onun önünde ışık saçabilirsin?

-Ben yok olunca, onun cemaliyle öyle görünmeye başlarım ki, işte o vakit halk beni parmağıyla birbirine gösterir ve onunla bir olduğumuzu asla fark etmez.

BERCESTE

Mazhar-ı ism-i celal olmasa hakkâ lale

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lale

İzzet Ali Paşa

Lale eğer Allah’ın ismini taşıyor olmasaydı bu derece yücelere çıkmaz, böylesine kıymetli olmazdı. (Allah lafzı ile lale (ve hilal) ismi ebced hesabına vurulduğunda 66 rakamını verir).

Şiirin çiçekleri [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Kriz, Edebiyat Dünyasını Nasıl Etkiledi?

Posted in Elif Şafak by YazYaz on 27 Jan 2009

Bütün dünyayı hazırlıksız yakalayan finansal kriz, edebiyat ve yayıncılık dünyasını da etkisi altına almış durumda. Henüz durumun pek farkında değil gibiyiz.

Bankaların, uluslararası finansal kurumların, büyük şirketlerin kriz raporlarını konuşmakla meşgul hemen herkes. Bu ortamda edebiyatın ve sanatın nasıl etkilendiğine pek bakıldığı yok. Halbuki önümüzde örnekler var. Ne zaman bir televizyon kanalında ekonomik darboğaz olsa, önce sanat ve edebiyat programları rafa kaldırılır. Ne vakit bir gazetenin ya da derginin ekonomik sıkıntısı olsa kültür sayfaları gözden çıkarılır. Genel kriz ortamlarından önce edebiyat, sanat ve kültür etkilenir. Çünkü ne yazık ki, yöneticilerin gözünde bir parça “tali”, hatta “lüks” bir alandır bizimki. Esas meseleler, siyaset ve ekonomidir. Sanat, pastanın üzerindeki süsleme gibi görülür. Olsa da olur olmasa…

Halbuki sanatın, edebiyatın ve kültürün çoraklaştığı bir dünya, hayatın yaşanılası olmaktan çıktığı bir dünyadır. Giderek daha az film çekilir bu dünyada. Daha az kitap basılır. Daha az hikâye anlatılır. Ve daha az hayal edilir. Hayal etmek ki zinde tutar bizi. Diri tutar. Hayal etmek ki hep daha ileriye gitmeye teşvik eder bizi. Yerimizde saymamıza engel olur. Hayal etmek ki en çok yakışandır insana…

Amerika’nın önde gelen kitabevi zincirlerinden Borders’ın zor durumda olduğu haberleri yayılıyor bugünlerde. Halbuki bundan daha bir sene evveline kadar en çok kâr eden zincirlerden biri olarak görülüyordu. Amerika’da kitap dünyasının nabzını elinde tutan iki merkezden biriydi. Ama şimdi büyük zincirler sürekli işçi çıkartıyor. Bu durum beklenmedik bir şekilde küçük ve bağımsız kitabevlerinin işine yarayabilir. Büyük tekeller karşısında ayakta kalmak için senelerdir ciddi mücadele veren kitabevleri, beklenmedik bir şekilde, krizden daha az etkilenerek çıkabilir. Kitap dünyasında küçük yapılar görece daha az, büyük yapılarsa daha çok etkileneceğe benziyor bu kriz ortamından.

Öte yandan kriz yayınevlerine de çoktan sıçradı. En büyük yayınevleri bile kataloglarını sınırlama gereği duyuyor. Bastıkları kitap adedini sınırlamaktansa çeşidini sınırlama yoluna gidiyorlar. O yüzden bu sene Amerika ve Avrupa’da çok daha az türde kitap basılacak. Çeşit azalacak. İlginç olan bir nokta daha var. Amerikalı bir yayıncı bana durumu şöyle anlattı: “Öyle bir hale geldi ki artık yabancı, hatta bilinmedik bir yazarın kitabını basma olasılığımız, Amerikalı yeni bir yazarın kitabını basma olasılığımızdan kat kat fazla. Kriz ortamında insanlar şaşırtıcı bir şekilde kendi içlerinden çıkan yeni sesleri değil, dünyadan gelen sesleri duymak istiyorlar. İranlı, Türk, Çinli, Rus, Polonyalı… İlk defa Amerikalı yazarlar “Doğulu” yazarlar karşısında dezavantajlı bir duruma düştü. Hani Amerikan halkı dünya edebiyatını takip etmemekle eleştirilirdi. Şimdi durum tersine dönüyor. Ama dünya bunun farkında değil gibi…”

Krizin böyle bir etkisi oldu. Hepimize şunu gösterdi ve gösteriyor: Bu dünyada yalıtılmış, yalnız yaşayan tek bir toplum kalmadı. Globalleşen dünyada hepimiz sürekli etkileşim halindeyiz. Pakistan’da yaşayan birinin mutsuzluğu Kanada’da yaşayan birinin hayatını etkileyebiliyor. Bu bağımlılıklar ve zincirleme etkileşimler dünyasında artık kimsenin çıkıp da “dünyada olan biten beni ilgilendirmez” diyebilme lüksü yok. Her şeyin her şeye karıştığı, hikâyelerin iç içe geçtiği, insanlığın birbirine hiç bu kadar bağlı ve bağımlı olmadığı bir dünya bu.

Peki, Türkiye’de edebiyat ve kitap dünyası krizden nasıl etkilendi? Tıpkı Batı’da olduğu gibi bizde de yayınevlerinin ilk hamlesi çeşidi azaltmak oldu. Yani daha az kitap göreceğiz raflarda. Yeni yazarlar için karamsar bir tablo bu. Adı sanı duyulmamış bir yazarın kitabını bastırma şansı 2009′da daha düşük olacak gibi. Ama eğer bu yazıyı okuyan ve edebiyata gizliden gizliye gönül vermiş, hikâyelerini ya da şiirlerini yayınlatmak isteyen birileri varsa, onlara küçük bir tavsiyem olacak: Siz bakmayın krize. Yılmayın. Çünkü krizler gelir geçer. Bir irrasyonel dalgadır, sebebi ve boyutları tam olarak anlaşılamadan yaşandığı yerde biter. Oysa edebiyat ve sanat kalıcıdır. Hikâyeler daim. Siz yazmaya devam edin…

Kriz, edebiyat dünyasını nasıl etkiledi? [Zaman]

Şununla etiketlendi:, ,