Brüksel’de Bir Edebiyat Akşamı
Bu yazıyı Brüksel’den yazıyorum. Burada henüz kurulmuş olmasına rağmen son derece başarılı tanıtımlara ev sahipliği yapan İstanbul Merkezi’nde düzenlenen sıcak, içten ve renkli bir edebiyat etkinliğinin ardından. Etkinliğin başlığı ‘Kadın Yazarlar Ne İstiyor?’ Freud’un ünlü sorusundan hareketle konulmuş. Ve kadın ne istiyor? Sahi ne istiyoruz? Ne istemiyoruz ki? Edebiyat dünyasının neresinde yer alıyor kadınlar? “Kadın yazar” olarak anılmak istiyor muyuz ha bire? Sürekli bu vurguyla yaşamaktan ve yazmaktan memnun muyuz? Memnun muyum?
Masanın bir ucunda İngiltere’de yaşayan edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Alev Adil oturuyor. Ve bana kadınlık, edebiyat, kimlik, çok kültürlülük, aidiyet, kozmopolitlik, hem yerel hem evrensel olmak, hem İngilizce hem Türkçe yazmak, sanatın hudutları ve hudutsuzluğu, Türkiye’de kadınların rolleri, ataerkil bir toplumda kadın sanatçı olmak üzerine sorular yöneltiyor. Seyircilerin önünde yaptığımız sohbet-söyleşinin ardından bu kez seyirciler sorular yöneltiyor. Ve ortaya oldukça canlı, uzun ve interaktif bir edebiyat akşamı çıkıyor.
Salon hayli kalabalık. Yan yana görmeye pek de alışkın olmadığımız seyirciler burada bir arada. Mekân Brüksel olunca elbette Avrupa Birliği çerçevesinde çalışan bürokratlar, diplomatlar, temsilciler de var. Ama sanılmasın ki kalburüstü, resmi bir ortam. Tam tersine herkes gayet rahat ve mütevazı. Siyaset konuşmaktan bunalan bürokratlar için edebiyat farklı bir ifade ve düşünme alanı. Onların yanı sıra çok sayıda Türk öğrenci oturuyor seyirci sıralarında. Aralarında doğma büyüme buralı olanlar da var, üniversiteyi Türkiye’de okuduktan sonra yüksek lisans için gelenler de. Bunların yanı sıra İspanyol, Portekizli, İngiliz, Hintli ve İtalyan okurlar da var. Salonda her yaştan kadın ve erkek seyirci göze çarpıyor ama ilginçtir, Türk seyircilerin çoğunluğu kadın. Uzun zamandır inandığım bir şeyi doğruluyor bu tablo: Bizde edebiyat okurlarının çoğu kadın. Roman okurlarının çoğunluğunu her kuşaktan kadınlar oluşturuyor. Türkiye’de erkekler roman okumak konusunda kadınların çok gerisinde.
Bu seyahatte dikkatimi çeken ve gene öteden beri sevinerek gözlemlediğim bir başka husus Türkiye’nin yurtdışındaki gençlerinin kalitesi! Avrupa’da ve Amerika’da yaşayan gençlerimizin cıvıl cıvıl sinerjisini keşke Türkiye’de yaşayan bizler daha fazla anlayabilsek, hissedebilsek, paylaşabilsek. Çünkü Batı’da okuyan ya da çalışan gençlerimiz muazzam bir yaratıcılık ve zihin açıklığı içindeler. Çok okuyor, edebiyat ve sinemayı yakından takip ediyor, dünyaya kayıtsız kalmıyor, politikadan kültüre her alanda tartışıyor, beyin fırtınalarına girmekten hoşlanıyorlar. Türkiye’deki fazla kutuplaşmış ve politize olmuş, dolayısıyla gereksiz yere gerilmiş ortamlardan uzaklar. Avrupa’da ve Amerika’da bulunmanın etkisiyle farklılıklarla bir arada yaşamaya alışkınlar. Daha önyargısızlar. Zihnen son derece esnek ve ekseriya demokratlar.
Anadolu’nun her yerinden gelen ve Brüksel’de, Paris’te, Viyana’da, Londra’da, Roma’da yaşayan gayet çalışkan, meraklı ve dinamik bir genç kuşak var. Hem ‘oralı’ hem ‘buralı’lar. Kolay kolay bir kaba, bir şehre, bir kimliğe, hele hele basmakalıp yaftalara sığmıyorlar. Bir bakıma arafta yaşıyorlar ama bir o kadar köklerine bağlılar. Her birinin yaşam hikâyesi ilginç bir sentez hikâyesi. Kimi Diyarbakır’da doğmuş Brüksel’e yerleşmiş, kimi Sivas’tan, Konya’dan, Amasya’dan Londra’ya geçmiş. Çok okuyor ve fikirlerini kendilerinden emin bir üslupla yansıtıyorlar. Avrupa’da ne zaman bir edebiyat etkinliği olsa bu gençlerle tanışmak, konuşmak umut ve ilham veriyor insana…
Brüksel’de bir edebiyat akşamı [Zaman - Pazar]
Ben de Brüksel’de bir klasik olan café-philo’ları keşfetmiştim fi tarihinde. Fazla takılamadım, ama keşke Türkiye’de de olsaymış böyle düzenli felsefe günleri. Birbirini tanıyan tanımayan herkese açık, konuşulacak konunun oybirliğiyle seçildiği harika bir platformdu “felsefe cafeler”. Umarım ileride blog’umda bu konuda bir yazı yazabilirim.