YazYaz

Bir Aylaklık Hikâyesi

Posted in Beşir Ayvazoğlu by YazYaz on 05 Feb 2009

Tanpınar’a sorarsanız, lodos “İstanbul’un hem afeti, hem de lezzetidir”. Sait Faik de bir hikâyesinde İstanbul sonbaharını anlatırken lodoslu İstanbul denizinin baş döndürücü güzelliğinden söz eder.

Güneyden veya güneybatıdan eserek kış ortasında yaşattığı yalancı yazların ardından yağmur veya kar getiren sıcak lodos, kimine mutluluk bahşederken benim gibi nanemollaları perişan eder, uykusuz bırakır.

On gün kadar önceki lodosu hatırlarsınız; hava paltosuz çıkılacak kadar sıcak, gökyüzü pırıl pırıldı. Evde kalıp kendimi bırakırsam ya uyuklayacak yahut televizyon karşısına geçip uykulu gözlerle ipe sapa gelmez gündüz programlarını seyrederek vakit öldürecektim. İçimden ne okumak geliyordu, ne yazmak… En iyisi kalkıp karşıya geçmek, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne gitmekti; yazmakta olduğum bir kitap için bazı gazete ve dergi koleksiyonlarını taramam gerekiyordu. Belki deniz havası, kısa da olsa vapur yolculuğu ve Eminönü’nden Beyazıt’a yürüyüş iyi gelirdi, açılırdım.

Kalktım, kendimi iyi hissedebilmek için alelacele tıraş oldum ve güzelce giyinip evden çıktım, Capitol’ün önünde bir sarı dolmuşa binerek Üsküdar’a indim. Vapur kalabalıktı; lodoslu İstanbul denizinde Sait Faik’in baş döndürücü bulduğu, Tanpınar’ın da ‘lezzet’ kelimesiyle tarif ettiği güzelliği ben de fark edebilir miyim diye, üst kata çıkıp kıç taraftaki açık bölüme geçtim ve sancak tarafında bir yer buldum. Biraz sonra iskeleden ayrıldık; irili ufaklı martılar peşimizde çığlık çığlığa uçuyor, meraklıların attıkları simit ve tost parçalarını havada büyük bir ustalıkla kapışıp yutuveriyorlardı. Az önce garsondan aldıkları çayları zevkle yudumlayan yaşlı bir çiftin yanına oturmuştum. Karşımdaki esnaf kılıklı adam cep telefonuyla bağıra bağıra konuşarak ekonomik krizden yakınıyordu. Gözlerini, sağ koluyla sarmaladığı sevgilisinin gözlerine dikmiş mırıl mırıl bir şeyler anlatan sarışın bir delikanlı, gazetelerine gömülmüş birkaç orta yaşlı, ders notlarını gözden geçiren üniversiteliler, kucağındaki oğlan çocuğunun ağzına kaşarlı tost lokmalarını zorla tıkan başörtülü bir kadın, ortalıkta koşuşup duran küçük, sevimli kızlar, haşarı oğlanlar…

Üzerimden atamadığım lodos sersemliğine rağmen keyfim yerine gelmişti. Evet, yaşamak güzeldi, İstanbul’da yaşamak daha güzel. O sırada dev bir Rus tankeri yavaş yavaş Karadeniz tarafında doğru ilerliyordu; hemen yanımızdan bir motor geçti. Vapurumuz yenilenen Üsküdar İskelesi’ne yaklaşırken, Suhulet adı verilen ve seferlerine geçen yıl başlayan yeni araba vapuru da Harem İskelesi’nden ayrılmak üzereydi.

Aceleci yolcular vapur tam yanaşmadan iskeleye atladılar. Benim hiç acelem yoktu; Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne gitmek niyetiyle çıkmıştım, ama biraz aylaklık da edebilirdim. Beyazıt’a tramvayla çıkmak yerine, kitapçı vitrinlerine göz atarak Babıâli Yokuşu’nu tırmanıp Nuruosmaniye’ye yürüsem, Kapalıçarşı’dan geçsem, Sahhaflar Çarşısı’na uğrayıp eski dostları görsem… Doğrusu güzel fikirdi!

Aylaklık deyip de geçmeyin! Ara sıra hiçbir yere yetişme mecburiyeti olmaksızın yürümek ve yürürken düşünmek tadına doyum olmaz bir zevktir. Kanlı canlı şehri o zaman hisseder, o zaman kendinizi sokakları dolduran kalabalığın, daha doğrusu o büyük uzviyetin bir parçası olarak hisseder, o zaman seversiniz.

Sirkeci’den yukarı doğru içimde garip bir hüzünle yürürken bunları düşünüyordum. Bir zamanlar gazetecilerin “Bizim Yokuş” dedikleri Ankara Caddesi’nin her an tanınmış bir yazarla, önemli bir şair veya romancıyla karşılaşılabildiği altın devrinin son demlerine yetişenlerdenim. Bu yokuşun iki tarafında hâlâ kitapçılar var; hatta belki salaş binalarda birkaç ilân gazetesi hâlâ yaşama savaşı veriyordur; ama büyük gazeteler ‘terk edeli bu bağı’ yıllar oldu. Babıâli denince artık eski gazeteciler dışında kimsenin aklına basın gelmiyor. Cağaloğlu’nda Türk basınının Babıâli devrinden kalma tek kurum var: Emekli gazetecilere hâlâ Babıâli havası yaşatan, benim de üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti. Bu cemiyete üye olarak kabul edildiğim tarihte, Babıâli’ye ilk ihanet eden gazetede, Tercüman’da çalışıyordum.

Çok yavaş yürüyordum, ama bir baktım Nuruosmaniye’deyim. Caminin etrafına çekilen tahta perdelerden anlaşıldığına göre, hummalı bir restorasyon faaliyeti var. Ne zaman buradan geçsem, Nuruosmaniye Camii’nin garip macerasını düşünürüm. Bu camii yaptıran I. Mahmud, tamamlandığını göremeden ölmüştür. Ondan sonra tahta geçen III. Osman, külliyeyi kendisine mal edebilmek için kardeşinin ölmeden önce yaptırdığı türbeye değil, Yenicami’deki Turhan Valide Sultan türbesine defnedilmesini irade eder ve Şeyhülislam’dan fetva alarak külliyeyi kendi adına tamamlar. Tuhaf olan şu ki, III. Mustafa da onun Nuruosmaniye’deki türbeye gömülmesine izin vermez. Türbe bu yüzden boş kalır.

İstanbul, insanı tarih okumaya zorlayan şehirdir; etrafınıza bilerek bakarsanız üstüste zamanları yaşıyormuş gibi tuhaf bir hisse kapılırsınız. Belki inanmayacaksınız, Nuruosmaniye kapısından girdiğim Kapalıçarşı’da Kalpakçılar Caddesi’nde yürürken bir an bir zaman tüneline girdiğimi hissettim. Yerim olsaydı uzun uzun anlatırdım. Siz en iyisi bu yazıyı okurken beni on sekizinci yüzyıl Kapalıçarşı’sının lâbirentinde kaybolmuş farz edin ve ey İstanbullular siz siz olun, yaşadığınız şehrin kıymetini bilin, lodosların yalancı yazları devam ederken çıkın şöyle, hava alın biraz. Gerçek Türkiye’nin televizyon ekranlarında ve gazetelerin birinci sayfalarında görünenden çok farklı olduğunu göreceksiniz.

Bir aylaklık hikâyesi [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Yorum Yapın