YazYaz

Muasır Demokratik Standartlar, Türk Ordusunu Güçlendirir

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 02 Feb 2009

TSK, özellikle çok partili dönem itibariyle görevini ve itaat etmesi gereken mesleki kriterleri, hayli muğlak ve açık uçlu bir kanun metninde bulmuştur. İki kere Anayasa değiştiren askerî irâdenin, İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesini değiştirmemesi ilginçtir.

Genelkurmay Başkanlığı, geçtiğimiz günlerde basında hayli yankı bulan bir açıklama yaptı; Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, ‘meslek ilkelerine aykırı yayın’ yaptıkları gerekçesiyle bazı yayın kuruluşları hakkında Basın Konseyi ve Gazeteciler Cemiyeti’nden harekete geçerek müeyyide uygulamalarını talep etti. Bu şikâyet, emekli bir silahlı kuvvetler mensubunun intiharı sebebiyle yapılmıştı. JİTEM mensubu olduğu ileri sürülen emekli Albay Abdülkerim Kırca, hakkındaki suç duyurusu ve isnadların ağır baskısı sebebiyle evinde intihar etmişti. Genelkurmay sözcüsü, basın kuruluşlarından ‘meslek ilkelerine aykırı yayın yapılmamasını’ talep ediyordu. Olayı duyuran gazeteler, açıkça isim belirtilmemesine rağmen Genelkurmay sözcüsünün Star Gazetesi’ni imâ ettiğini ve bu gazeteye yönelik bir akreditasyon iptâlinin söz konusu olabileceğini belirttiler.

YAP-BOZ: TÜRK ORDUSU VE ANAYASALARI…

Bu haber hayli dikkat çekicidir ve birkaç nokta-i nazardan incelenmeyi hak ediyor.

Her mesleki grubun itaat etmesi gereken bir ‘meslek ilkesi’ veya ‘etik’e atıf yapılması hayli önemlidir ve bu Türkiye’de bugüne kadar alışageldiğimiz ordu geleneğinin dışında olumlu bir tutumdur; bu durumda bizatihi ordunun da uyması gereken bir meslek ilkesinin varlığını hatırlıyoruz. Ordu, kendi meslekî prensiplerini, 4 Ocak 1961 tarih ve 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri iç Hizmet Kanunu’ndan alıyor; bu kanunun 35. maddesi TSK’nın görev alanını belirliyor; “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” Son derece bârizdir ki bu cümle, özellikle ‘Cumhuriyeti korumak ve kollamak’ ibâresi itibariyle açık uçlu bir ifâdedir; nitekim 27 Mayıs Darbesi de dâhil olmak üzere ordunun siyasete yönelmiş bütün müdahaleleri, bu kanunun 35. maddesi kapsamında mütalaa olunarak meşruiyet kapsamına sokulmuştur. Ne var ki aynı maddede yer alan ‘Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ ifâdesi, TSK’yı aynı zamanda Anayasa’ya itaatle sorumlu tutmaktadır; öyleyse kısa bir tahlil yapmanın yeridir. 27 Mayıs Darbesi’ni gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi, itaatle sorumlu olduğu -ve o esnada geçerli olan- 1924 Anayasası hükümlerini açıkça çiğnediği gibi darbeden sonra bu anayasayı değiştirip 1961 tarihli Anayasa’nın kabul edilmesine ön ayak olmuştu. ‘İç Hizmet Kanunu 1961 tarihlidir ve geriye doğru işletilemez’ itirazını geçersiz kılan yeni olgu, Ordu’nun bu defa ‘emir-komuta hiyerarşisini koruyarak yaptığı 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. 12 Eylül Darbesi, 1961 Anayasası’nı sadece ihlâlle kalmıyor, yine ordunun tavsiyesiyle yapılan anayasayı toptan hükümsüz kılarak yeni bir Anayasayı yürürlüğe sokuyordu.

Bu durumda ordunun ‘yürürlükteki anayasa nizamı’ndan çok Türk yurdunu ve Cumhuriyeti korumak ama daha mühimi ‘kollamak’ görevini önemsediği sonucunu çıkarıyoruz; bu cümledeki ‘kollamak’ fiili, askerî darbeyle neticelenmese de buz gibi askerî müdahale sayılan çok sayıda politik angajmanı meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

Ara sonuç: TSK, Cumhuriyet tarihi, özellikle çok partili dönem itibariyle görevini ve itaat etmesi gereken mesleki kriterleri, hayli muğlak ve açık uçlu bir kanun metninde bulmuştur. İki kere Anayasa değiştiren askerî irâdenin, İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesini değiştirmemesi ilginçtir.

BASIN ETİĞİ VE ORDU’NUN AKREDİTASYON UYGULAMASI

Geneli itibariyle bir ‘askerî vesâyet’ idaresi şekli gösteren çok partili yıllar esnasında ordu, müteaddid kereler politikaya -açık veya örtülü tarzda- müdahale ederek tartışılan bir kurum hâline gelmiştir. Hâl böyleyken Genelkurmay sözcüsünün demokratik üsluba riayet göstererek, faaliyetinden rahatsızlık duyduğu bir basın kuruluşunu, yine bir başka basın kuruluşuna şikayet etmesi olumlu bir kurum davranışıdır.

Ne var ki, şu âna kadar hâlâ süregelen akreditasyon uygulaması, Ordu’nun basın hakkında hiç de demokratik olmayan bir tutumu sürdürdüğünü gösteriyor. Genelkurmay, 28 Şubat sürecinden beri bazı basın kuruluşlarını resmî muhatap saymamakta, ordu faaliyetlerini izlemesine izin vermemekte, hattâ bu gazetecileri askerî mıntıkalara sokmadığı gibi bu alanlara ilgili gazetelerin girmesini engellemektedir. Akreditasyon uygulamasının, geçerli kanunlara göre mâkul bir dayanağı bulunmuyor ve bu hâliyle bir ‘genelkurmay geleneği’ gibi görünüyor. Genelkurmay sözcüsü, haklı olarak ‘basın ilkeleri’ni hatırlatırken, ordunun bütün basın kuruluşlarına karşı eşit mesafede durması gerektiğini de hatırlamalıydı.

YAŞ MAĞDURLARININ MASUMİYET

KARİNESİ YOK MUYDU?

Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, basın açıklamasında ‘bütün tarafların masumiyet karinesi ve soruşturmanın gizliliği’ konularında hassas davranmalarını istemişti. Mâsumiyet karinesi kısaca şudur: Bir zanlı, suçluluğu isbat edilinceye kadar mâsumdur; halbuki TSK, 1982 Anayasası’nın 125. maddesinden aldığı güçle her sene toplanan Yüksek Askerî Şûra’da, uygunsuz gördüğü kişilerin orduyla ilişkisini ebediyyen kesebilme yetkisini kullanıyor. Anayasa’ya göre YAŞ kararları yargı denetiminin dışındadır ve hukuktan biraz anlayan herkes teslim eder ki bu anayasa maddesi, hukukun temel ve genel prensiplerine aykırıdır. Yani, YAŞ kararıyla orduyla ilişiği kesilen askerî personel için ‘Masumiyet karinesi’ inceliği gözetilmemekte, bu kişilerin icabında yanlış veya eksik bir soruşturma neticesinde gadre uğramış olabilme ihtimâlleri göz ardı edilmektedir. Yani ordu, resmî görevi esnasında suç işlediği ileri sürülen bazı personelini sadece kendi idari kararıyla ve savunma hakkı kullandırmaksızın, temyizi mümkün olmayacak tarzda bünyesinden uzaklaştırırken, bazı personeli hakkındaki suç isnadının gazetelere yansımasına hoş gözle bakmamakta, bu gibi personelin masumiyet karinesi ve soruşturmanın gizliliği gibi evrensel hukuk prensipleri çerçevesinde mütalaa edilmesini talep etmektedir.

Çelişki açıktır; bazı eylemlerin ‘kanun’a uygun görünmesi, onların ‘hukuk’a uygun olduğuna ‘karine’ teşkil etmez.

ASKERÎ VESAYET NEREYE KADAR?

Türkiye muasır demokratik kurumlar standardına doğru ilerledikçe, ‘askerî vesâyet’ görüntüsünün daha farkedilir hâle gelmesi ve tartışılması kaçınılmazdır. Ordu’nun sistem içindeki yeri, henüz kestiremeyeceğimiz bir vâdede Batılı standartlara uygun hâle gelecektir ve gelmelidir. Türkiye’de ordu, anayasa metninde geçmemesine rağmen, yasama, yürütme ve yargıdan sonra ‘dördüncü kuvvet’ gibi algılanıyor. Her kritik iç ve dış meselede ‘iyi ama ordu bu işe ne diyecek?’ merakı gündeme geliyor ve getiriliyor. Kendisine yönelik bu derece ağır beklentilerin orduyu yıprattığı ve zaman zaman zorladığı açıktır; çünkü para politikasından diplomasiye, eğitimden mahalli idarelere, tarihe dair tartışma konularından bürokratik ayrıntılara kadar bir yığın gerekli veya gereksiz meselede ordunun görüş bildirmesi, taraf hâline gelmesi, kendisini bu gibi problemleri aşmak için organizeye mecbur hissetmesi dünyanın her ordusunu yıpratır ve zora sokar. Türkiye’de ordu, seçim kazanamayanların endirekt yoldan iktidarı kontrol etme heveslerine mesned edilmekten kurtarılmalı ve politika ile askerî hizmetlerin alanı kesin olarak birbirinden ayrılmalıdır. Neyin nasıl yapılması gerektiği sır değil; ‘muasır dünya’da nasılsa bizde de üç aşağı-beş yukarı öyle olması gerekir.

Türk ordusunun aslî görevi, yurdun ve milletin korunmasına hizmettir; onu aslî görevinden uzaklaştıran her faaliyet zaafa uğramasına yol açar.

Muasır demokratik standartlar, Türk ordusunu güçlendirir [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:, , , ,

Mahallî Seçimler ve Siz!

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 01 Feb 2009

Siz beyefendi!Tam da şu anda elinde tuttuğu gazete ekinin dördüncü sayfasındaki bu yazıyı okumakta olan kişiyi kasdediyorum; yani sizi!..Mahallî seçimlerin eli kulağında…

Yaşadığınız şehre, ilçeye, beldeye öyle alıcı gözle bakmayı düşünüyor musunuz? Neler vaad edilmiş, neler yapılmış; yapılanlar ne derece isabetli? Yatırım harcamaları hangi kaynaktan sağlanmış?

Neler iyiye gidiyor, hangi hizmetler berbat?

Belediye hizmetlerinden memnun musunuz; beş yıl öncesine göre yaşadığınız çevrede bir iyileşme, güzelleşme kaydedebildiniz mi?

Seçimlerde oy kullanırken bunları göz önüne alacak mısınız?

Yoksa siz mahallî seçimler ve mahallî yöneticiler konusunu sadece siyasî bir tutum olarak mı kabul ediyorsunuz?

Evet, belki de öteden beri oy verdiğiniz, inandığınız, güvendiğiniz bir siyasî parti var ve siz seçimin adı ne olursa olsun o partiyi desteklemedikçe gönlünüz rahat etmiyordur?

Öyle mi? “Seçimi kazanamayabiliriz ama oyumun rengi şimdiden bellidir” diye mi geçiriyorsunuz içinizden?

Kanaatinize saygılıyım ama adı üstünde mahallî seçim bu. (Farkındayım, Türk basınında “mahallî seçim” diye yazan kalmadı pek, herkes “yerel seçim” demeyi tercih ediyor.) Mahallî yöneticilerimizi seçeceğiz; daha doğrusu bizi yönetecek kişileri de değil, bizim adımıza şehri daha yaşanılır kılmak için karar verecek, para harcayacak, harcanacak parayı bir yerlerden tedarik edecek, kaynakları iyi ve yerinde kullanacak adamları seçeceğiz.

Bu seçim doğrudan bizimle, evimizle, sokağımızla, suyumuz, elektriğimiz, doğalgazımız, caddelerimiz, park ve sokaklarımız, sosyal tesislerimizle ilgili.

*

Siz hanımefendi!

Beş yıldan beri görev yapan belediye başkanınızdan memnun musunuz?

Memnun değilseniz, “değiştirmeyi düşünüyor musunuz?” diye sormanın lüzumsuz olduğunu biliyorum ve size hak veriyorum. Biz başkanları değil, sadece bizim adımıza başkanın kim olması gerektiğine karar veren parti amblemini seçebiliyoruz ancak.

Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Beni ediyor meselâ; öteden beri seçimlerin amblemin altındaki yuvarlağa mühür basmaktan ibaret olmaması gerektiğini düşünürüm ama abesle iştigal benimki. Siyasî hayatta temsilcilerimizin kimler olması gerektiğine bizler karar vermeyiz, genellikle genel başkanlar, kısmen de “delege” adı verilen yarı profesyonel siyasî şahıslar etkili olur bu meselede.

Biz partiyi seçeriz; onlar ise neyi seçmemiz gerektiğini seçerler.

*

Adaylar artık belli oldu sayılır; mevcutların içinde birkaçını birden güvenilir ve liyakatli buluyorsanız sizin açınızdan iyi bir şeydir bu; en azından hepsini birden yetersiz bulan mutsuz seçmenlere göre durumunuz daha avantajlıdır.

Gönül verdiğiniz partinin adayını “işte aradığım adam; çok iyi belediye başkanı olur ve bize iyi hizmet eder” diye niteleyenlerden iseniz, piyango kazanmış derecede şanslı sayılabilirsiniz, çünkü böylesi az görülüyor da!..

Mahallî seçimlerde daha çok “beledî” faktörlerden ziyade, siyasî denge vaziyetlerini hesaba katarak sandık başına gidiyoruz.

Siyasetçiler bizlere bunun “mahallî bir seçim”den ibaret olduğunu hiç hatırlatmıyorlar; bilakis bu seçimlerin genel seçimlerden daha önemli olduğunu ileri sürerek pazarlık kızıştırıyorlar.

Biz seçmenler de her mahallî seçim sonrasında -teşbihimi mazur görünüz-, sergiden karpuz almış bir adamın durumuna düşüyor ve “eve götürünce inşallah karpuz güzel çıkar” diye kendimizi teselli ediyoruz.

Durumumuz iyi değil yani; ne kadar hevesli, ilgili davransak da sonunda mahallî seçim sürecinin kıyıcığında kalmaktan kurtulamıyoruz.

*

Siz, sizler!

Belediye başkanınızın marifetli, iş bitirici, açıkgöz olmasını mı tercih edersiniz, yoksa dürüstlük sizin için kâfi meziyet sayılır mı?

Yoksa şöyle düşünenlerden misiniz: “Dürüstlük her insanda bulunması gereken asgari meziyettir; elbette ki başkanın hem becerikli hem dürüst olmasını isterim!”

Çok şey istediğinizin farkında mısınız; ama haklısınız, daha iyisini istemek ve dilemek sizin hakkınız; sizin beğenebileceğiniz vasıfta adamları vitrine koymak da politikacıların görevi.

Geliniz bu defa terletelim şu politikacıları;

-Daha daha neler var, diyelim, onları biraz yokuşa sürelim.

İmkânsızı istemeyelim ama birer seçmen olarak bizim hiç de kolay yutulur lokma olmadığımızı gösterelim onlara.

“Biz bu şehirden elbise askılığını aday göstersek yine bu seçimi alırız” diyemesinler; biraz ürksünler. İşi ciddiye alsınlar; iyi ders çalışsınlar.

*

Tamam, politikacılar işi ciddiye alsınlar, derslerini çalışsınlar ama biz de boş durmayalım; biz de dersimizi iyi çalışalım.

Belediyeler Kanunu’nu okudunuz mu; böyle bir kanunun varlığından haberdar mısınız?

Belediye encümeni ile belediye meclisi arasındaki farkı biliyor musunuz?

İmar mevzuatına muttali misiniz (bu soru müteahhitleri kapsamaz!)?

İl genel meclisi ne demektir; ne işe yarar? Kimler nasıl seçilebilir?

Muhtar olmak için partili olmak gerekir mi?

Belde ile köy arasındaki farkı söyleyiniz; belediyelerin hangi düzenli gelir kaynaklarına sahip bulunduğunu anlatınız? Sıra dışı yatırımlar için belediye yöneticilerinin hangi kurum kredilerinden istifade edebileceğini şıklar halinde yazınız!

*

Öyle bir seçim olsun ki, seçmeni “bir ton kömür karşılığında vicdanını kiralayan adam” diye aşağılayan adamlara da ders olsun.

Ve unutmayalım.

Kime lâyıksak, neticede onları seçiyoruz.

Mahallî seçimler ve siz! [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Novaya Zemlya Nire, Türkiye Nire?

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 28 Jan 2009

Filmin orijinal adı “Novaya Zemlya”; bizimkiler “Yeni Dünya” diye çevirmişler. Geçen sene çevrilen film, bir Rus yapımı. Son zamanlarda seyrettiğim en sert, en sersemletici sinema eseri.

Hadise 2013 yılında geçiyor: İdam cezası bütün dünya çapında yasaklanınca çığ gibi çoğalan müebbet hapis cezalılarını barındıracak hapishane sıkıntısı çekiliyor; bunun üzerine “uluslararası toplum” harekete geçiyor. Sibirya’nın kuzeyinde, Kutup Denizi içinde kalan Novaya Zemlya adasını açık hapishane yapmaya karar veriyorlar. Hapishanenin ilk sâkinleri Rus mahkûmlarından gönüllülük esasıyla seçiliyor. Gemiyle adaya çıkarılan 200 küsur mahkûma 3 ay yetecek miktarda yiyecek ve barınma imkânı veren koruyucular, mahkûmların uyduyla izleneceğini söyleyerek adayı terk ediyorlar.

Film böyle başlıyor; 200 küsur ağır suç mahkûmu bir adada tek başına!

Aşırı derecede şiddet ve müstehcen replikleri olmasa bu filmi, siyaset bilimi dersi okutan bütün öğretim üyelerine ve öğrencilerine görmeleri için tavsiye edebilirdim. 200 mahkûmun karşılaştıkları ilk problemi tahmin edebilirsiniz: Yönetim ve organizasyon. Topluluğu kim yönetecek, kısıtlı miktarda yiyecek ve erzak hangi esasa göre kimler tarafından dağıtılacak? Mahkûmlar birkaç hafta sonra problemi kendi usûllerine göre çözüyorlar; tabii buna çözüm denebilirse!

Evvelâ hınçla birbirlerine saldırıp yorulana kadar birbirlerini öldürüyorlar (Tabii seleksiyon!). Hayatta kalanlar, daha sonra kendi aralarında yönetenler, koruyucular ve yönetilenler diye kabaca üç gruba ayrılıyorlar; bir süre sonra yiyecekleri azaldığı için yönetici sınıf, yönetilen sınıftan her gün bir kişiyi, “demokratik” bir müsabakanın sonucuna göre temel protein ihtiyacını karşılayacak gıda maddesi ilan ediyor. Yarışma şöyle: Düdük çaldıktan sonra herkes hızla barakalara girecektir. Sona kalan…

Bu bir fantezi kurgusu elbette, fakat Thomas Hobbes’un Leviathan’da anlattığı “toplum öncesi” tabiat durumuna fena halde benzerlik gösteriyor. İnsan insanın kurdu. İnsanlar, yönetim ve organizasyon ihtiyaçlarını tek fertler halinde çözemeyeceklerini görünce en güçlünün otoritesine sığınarak izâfî bir güvenlik şemsiyesinin altında öbekleşiyorlar. Adını “medeniyet” koyduğumuz dev organizasyon, aslında ilk vahşi hâlinin onarım geçirmiş ve düzeltilmiş şekli. Güçlülerin irâdesi hukuk haline geliyor; hukuk giderek inceliyor, “insan hayatına ve onuruna saygı” kavramını geliştiriyor, günün birinde idam cezası bile yeryüzünde yasaklanıyor ama insanın genlerine gömülü vahşi tabiat kımıldanmaya başlıyor. Film, bu haliyle “medenî toplum” anlayışımızı da açıktan açığa eleştirip hırpalamaktadır.

Yönetilenler günün birinde kendilerinin de pekâlâ yönetebileceğini fark ettiklerinde kandaki adrenalin miktarı yükseliyor. Yönetici sınıf direniyor ve üstün pozisyonunu kaybetmemek için aklına gelen her çareye abanmaktan çekinmiyor: Darbe, desise, kurnazlık veya kaba güç; bu süreçte araçlar artık ahlâkî önemini kaybediyor, mücadele sonucu kazanılan iktidar, kendi ahlâkîliğini inşâ edecektir nasıl olsa… Hani şu meşruiyet dediğimiz şey!

Türkiye’de olup bitenler, yönetmen Aleksandr Melnik’in vahşi fantazyasında hikâye edilenden pek farklı sayılmaz; biraz arka plan bilgisi ve soyutlama kabiliyeti ile filmde geçen hadiselere yerli dekor ve mekânlar adapte etmek hiç de zor değil. Hayâl hânenizi sınırlandırmak istemem: Yargılananlara, yargılayanlara ve yargılama usûlüne şöyle gözlerinizi kısarak kuşbakışı bakabilirseniz, muktedirken hukuku kaale almayanların, maznun durumuna düşünce nasıl sendelediklerini göreceksiniz. Seyretmekte olduğumuz, biraz daha yumuşak üsluplu da olsa bir Novaya Zemlya filmidir. Türkiye’de yönetici sınıf demokratik yoldan tasfiyeye uğruyor ve galiba demokrasiden sadece bu yüzden nefret ediyorlar.

Novaya Zemlya nire, Türkiye nire? [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Bize Göre Hain, Ama Sonradan Irak Başvekili Olacak Bir Osmanlı Zabitinin Hatıralarına Dair

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 26 Jan 2009

El Askerî, şüphesiz Arap uyanışı tarihinin kayda değer bir ismidir; fakat kendini Osmanlı hâtıralarının vârisi sayan bizler için o, Osmanlı ordusuna ettiği sadâkat yeminini, İngiliz ordusu lehine bozan ve vaktiyle birlikte okuduğu arkadaşlarına silah çeken bir isyancı gibi duruyor.

Klasik Yayınları, bir süreden beri dikkate değer bir dizi hatıra kitabını okuyucularıyla buluşturuyor; “Arap Gözüyle Osmanlı” başlığı altında yayımlanan dizinin bazı kitapları şunlar: İzzet Derveze’nin “Osmanlı Filistini’nde bir Posta Memuru”, Muhammed Mahzumî Paşa’nın kaleminden “Cemaleddin Efgani’nin Hatıraları”, Kral Abdullah’ın “Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik?” isimli önemli eseri, Muhammed Kürd Ali’den “Bir Osmanlı-Arap Gazetecinin Anıları”, Emir Şekib Arslan’dan “İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları”, Selim Ali Selâm’dan “Beyrut Şehremini’nin Anıları” ve Cafer El-Askerî’nin “İsyancı Arap Ordusu’nda Bir Harbiyeli”…

Osmanlı Devleti’nden ayrılan Arap devletleri hakkındaki bildiklerimiz genellikle Türk ve Batılı yazarların penceresinden görünen olgu ve kanaatler. Klasik Yayınları’nın Arap Gözüyle Osmanlı dizisi, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez Emirliklerinin teşekkülü hakkındaki bilgi ve kanaatlerimizi bu defa “içeriden”, yani Arap aydınları ve devlet adamlarının bakışıyla karşılaştırmaya imkân vermesi bakımından doyurucu ve tamamlayıcı bir anlama faaliyetine zemin hazırlıyor.

DEDİKODU TADINDA TARİHÇİLİK OLMAZ

İsrail’in Gazze şeridinde yaşayan Filistinli Müslümanlara revâ gördüğü şiddet ve zulüm politikası sebebiyle basınımızda yer yer, 1. Dünya Harbi esnasında Arapların Osmanlı’ya ihanet edip etmedikleri, Osmanlı ordusunu arkadan ve içeriden vurup vurmadıkları meselesi tartışılmaya başlandı. Hemen belirtelim ki televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde bugünlerde sıkça görmeye başladığımız uluorta tarih tartışmaları, tatminkâr bir seviye göstermiyor. Tarih hakkında yapılan dedikodular seviyesinden ileriye gidemeyen bu türlü programlar, gerçeği netleştirmekten çok bulanıklaştırmaya yarıyor; bu bakımdan Arap Gözüyle Osmanlı dizisinin kitapları, tarihî gerçeğin eksik kısımlarını tamamlayıcı nitelikte çok değerli bakış açıları sunmaktadır.

KAHRAMAN BİR OSMANLI ZABİTİ’NİN “İHANET”E UZANAN HİKÂYESİ

Cafer El-Askerî’nin, “İsyancı Arap Ordusu’nda Bir Harbiyeli” isimli hâtıratında (Çev: Halit Özkan, İst. 2008, 272 s.) çok dikkat çekici unsurlara tesadüf ediyoruz. Cafer El-Askerî aslen Kerkük civarındaki Asker isimli köye mensup olduğu için bu ismi almıştır. Hatıraları, geçen yüzyılın ilk yıllarında kendinden birkaç yaş küçük kardeşiyle birlikte Musul’dan Bağdat’a, oradan yatay geçiş yoluyla İstanbul’daki Harbiye Mektebi’ne girmesiyle başlıyor. Harbiye yıllarına dair anlattıkları, İTC sempatizanı diğer genç subayların duygularından farklı değildir: Aldığı eğitimi yetersiz bulur, Sultan Abdülhamid’i eleştirir, maaş ödemelerindeki düzensizlik yüzünden orduda rüşvetin nasıl yaygınlaştığını anlatır. El Askerî, teğmen çıktıktan sonra Arap vilayetlerinde görevlendirilmiştir. Meşrutiyet’in ilanını her çağdaşı gibi ümitvar sözlerle karşılayan Askerî, 1910 yılında dikkat çeken genç subaylar arasında sayılarak Almanya’ya gönderilir ve Almanya’da Enver Paşa ile tanışır. Üç yıl süreyle Alman ordusunda eğitim gördükten sonra dönüşünde ayağının tozuyla Balkan Harbi’ne iştirak eder ve harbin en tartışmalı harekâtlarından biri olan Şarköy çarpışmalarına katıldıktan sonra Halep’teki Zabitan talimgâhına tayin olunur; bu esnada erkânıharp imtihanlarını kazanan Askerî, harbin başlaması üzerine Trablusgarb’a Sünusî hareketini destekleyen gönüllü subaylar arasına katılır. Mısır’ı işgal eden İngiliz kuvvetlerini yıpratmak amacıyla gerilla harbi yapan Sünusî kuvvetleri safında çarpışırken esir düşer, birkaç defa kaçma teşebbüsünde bulunsa da yakalanır. Esareti esnasında İngilizlerden anlayış ve kolaylık gören El Askerî bu günlerde bacanağı ve eniştesi Nuri es-Said’le bir araya gelir. Hatıralarında bu dönemi “Yeni Bir Şafak” başlığıyla anlatan El Askerî, kendini Mısır’da Arap bağımsızlık ve milliyetçilik hareketine katılması için elverişli bir atmosfer içinde bulmuştur. İlerde Irak başbakanı olacak akrabası Nuri es-Said, Hicaz’da Osmanlı ordusuna karşı çarpışan Şerif’in emrine girmiştir. El Askerî de aynı şeyi yapmak için İngilizlere müracaat eder. Kendi ifadesine göre İngiliz Generali Clayton’la yaptığı görüşmede Arap ordusuna katıldığı andan itibaren savaş bitene kadar Büyük Britanya’nın düşmanlarına katılmayacağına, Büyük Britanya’ya silah atmayacağına dair bir taahhüdname imzalaması istenir:

“Belgeyi hiç tereddüdsüz imzaladım” diyen El Askerî için yeni bir şafak başlamıştır. Hâtıratının sonraki bölümlerinde Hicaz’da Osmanlı ordusuna karşı katıldığı çarpışmaların ayrıntılarına yer veren El Askerî’nin yazdıkları 1919 yılı hadiselerinde sona eriyor.

TALAT PAŞA DELİ MİYDİ?

Detaylar görmezden gelinerek özetlediğimiz bu kısa hikâye, 1. Dünya Harbi’nin mağlubu Osmanlı Devleti’nin zihni mirasçısı olarak bizlere, tipik bir “hain”le karşı karşıya olduğumuz intibaını veriyor. Osmanlı ordusuna ve milletine silahı ve hayatıyla hizmet etme sözü veren bir Osmanlı zabitinin, nasıl olup da böyle sert ve dramatik bir kırılma ânı yaşadığının ipuçlarını, yazarın hâtıratında olmamakla birlikte yayıncı tarafından kitaba eklenen “Modern Arap Uyanışı ve Sebepleri” adlı makalesinde bulabiliyoruz; bu makalesinde El Askerî, Osmanlı parlamentosunda Arap kökenli mebusların barışçı siyasi taleplerde bulunmalarına rağmen bu taleplerin kaba kuvvetle susturulduğunu ileri sürüyor ve bir şahsi hâtırasını naklediyor. Buna göre devrin Dahiliye Nazırı Talât Paşa, ıslahat talebinde bulunan bazı Arap kanaat önderlerini yemeğe davet etmiş ve sonra “böbürlenerek” şöyle konuşmuş: “Konuşmalar ve toplantılar hiçbir fayda sağlamaz. Bomba nasıl atılır, hak nasıl zorla alınır öğrenmeden Arapların isteklerini elde etmelerine imkân yoktur.”

El Askerî bu sözlerin Araplar arasında şaşkınlık yarattığını ve istihzaya uğradıkları hissini verdiğini belirterek Osmanlı ordusundaki Türk subayların Araplara yaptığı baskıdan söz açıyor; buna göre Harbiye Nezareti, herhangi bir milliyetçi fikir taşıdığından şüphe ettiği subayları Anadolu ve Rumeli’nin en ücra köşelerine göndermektedir. Buna rağmen El Askerî, daha 1910 senesinde bile Arap asıllı zabit arkadaşlarıyla birlikte “gizli bir ulusal hareket” planladıklarını söylemektedir (s. 174-175).

Arkadaşlarının bu yüzden Anadolu’ya sürüldüğünü söyleyen El Askerî hemen sonraki paragrafta “tam o sırada hükümetin askerî eğitimini tamamla”ması için Almanya’ya gönderdiğini, Nuri es-Said’in ise İstanbul’da Erkân-ı Harbiye (kurmaylık) Mektebi’ne alındığını belirtiyor; “Buna rağmen girişimlerimize ara vermedik ve Arap subaylar arasında bu fikirlerin yayılması için çalışmaya devam ettik.” diyen Askerî’nin bu satırları, o dönemi yaşayan Arap kanaat önderlerinin derin çelişkisini bir nebze olsun ortaya koymaktadır.

HAİNLE KAHRAMAN ARASINDAKİ O İNCE ÇİZGİ!

Bize göre “ihânet” görünen bu tavır değişikliğini izah etmek için Askerî, İTC yönetiminin Türkçü politikalar izlediklerini, özellikle Suriye Valiliği esnasında Arap önderlerine idam, sürgün, hapis, işkence ile zulmeden Cemal Paşa’nın davranışlarını örnek göstermekte, Türklerin “Arapları Araplara kırdırmak için buldukları hiçbir fırsatı kaçırma”dıklarını ileri sürmektedir.

Cafer El Askerî, bacanağı ve eniştesi Nuri es-Said gibi iki defa Irak Başbakanlığında bulunmuş, Millî Savunma ve Dışişleri Bakanlığı yapmış önemli bir isimdir. Harp’ten sonra Ortadoğu’da yeni Arap devletlerinin teşekkülü ve daha sonraları uğradıkları muhtelif siyasi çalkantıları bizzat yaşayan El Askerî, 1936’da vefat ettiğinde Londra Barosu’na kaydını yaptırıp Anglo-Saxon tarzı hukukçu perukasıyla fotoğraf çektirecek derecede İngiliz hayat tarzını benimsemiş bir insandı dersek, herhâlde iftira etmiş olmayız.

Kıssadan hisse şudur: Tarihin zor ve bunalımlı dönemeçlerinde ihanetle kahramanlık, bir bıçağın iki yanağı gibi birbirine yakın vaziyet alışları andırıyor. El Askerî şüphesiz Arap uyanışı tarihinin kayda değer bir ismidir fakat kendini Osmanlı hâtıralarının vârisi sayan bizler için o, Osmanlı Ordusuna ettiği sadâkat yeminini, İngiliz Ordusu lehine bozan ve vaktiyle aynı sıralarda okuyup aynı saflarda çarpıştığı zabit arkadaşlarına silah çeken bir isyancı gibi duruyor.

Bu devri yargılamadan önce, XX. Yüzyıl başlarında özellikle İngiltere’nin Ortadoğu coğrafyasında Osmanlı nüfuzunu kırmak maksadıyla “Osmanlı Milleti”ne mensup topluluklar arasında ayrılıkçı milliyetçiliği nasıl körüklediği, teşvik ettiği ve yeri geldiğinde silahla desteklediğini unutmamak gerekir. “Araplar 1. Harpte bizi arkamızdan vurdu” hükmünün altına tasdik mührü basmadan önce bilinmesi, okunması ve anlaşılması gereken daha binlerce ayrıntının mevcudiyetini unutmayalım.

Bize göre hain, ama sonradan Irak Başvekili olacak bir Osmanlı zabitinin hatıralarına dair [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:, , , , ,

Artist!

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 26 Jan 2009

Ne diyor, ne diyor, “Silahımı ona doğrulttuğumda yüzüme tükürdü. Alnından vurdum”, sonra ilâve ediyor, “On kişi daha öldürdüm.” Bayram değil seyran değil; nedir bu “samimi” itirafların esbâb-ı mûcibesi? Reklâm olabilir mi? Bir haftadır herkes bu “artist”in yeni kampanyasını konuşuyor.

Başarılı bir strateji. Aferin!

Rumlar fırsatı kaçırmadı tabii; lâfın üstüne gittiler. Artist abimiz hemen, “Senaryo yazıyordum bir ara aklım karıştı, senaryo ile gerçeği karıştırdım” deyiverdi. Derken harekât günlerinin Kıbrıs Devlet Tiyatroları Müdürü Hilmi Özen, konuya daha mâkul bir açıklama getirdi; meğer sayın “artist”imiz Kıbrıs Türk Alayı’nda askerlik yaparken çok korkmuş, ailesine mektup yazmış. Ailesi de Hilmi Özen’i aramış, “çocuğumuz çok korkuyor amcası” demişler, “bi yardım ediversen” demişler; halbuki komutanları bizim artist’e, değil eline silah verip çatışmaya sokmak, nöbet bile tutturmuyorlarmış. Özen’in ricası üzerine artisti mutfağa nakledip 20 gün sonra da Türkiye’ye postalamışlar!

“Yapmış bir artistlik, gülüp geçelim” diyecek olsak, işini adam gibi yapan yüzlerce artist haklı olarak kırılacak fakat bazı artistlerde böyle bir itiyadın varlığını da kabul etmeliyiz; özellikle basın karşısında dramatik davranmaktan, halk tâbiriyle “klark çekmek”ten, iri ve iddialı lâflar yuvarlamaktan, derinmiş gibi görünmekten pek haz ediyorlar. Aynı tabiatın izlerini bir kısım şair ve müzisyen karakterlerinde görmek de mümkün; çıkıntılık yapmayı, ters köşede durmayı, kozmik vicdânın sözcüsüymüş gibi zaman zaman ekşi lâflar etmeyi pek severler.

Nitekim bir başka artistimizin (ki Türkçesi sanatçı demek oluyor) Ergenekon mevzuunda yoluyla söylediklerini hatırlayınca, “yahu bunlar artisttir; söylediklerini fazlaca didiklemek gerekmez, tuluât yapıyor olabilirler” şeklinde özetlenecek teorimin ciddiye alınması gerektiğini hissedeceksiniz. Uzatmayalım, Müjdat Gezen, ART televizyonuna canlı yayında bakalım neler söylemiş:

“Şu ana kadar telefonla katılanların hukuka saygı, hukuka saygı diye hukuka saygıdan bahsettiler. Benim böyle bir hukuka hiç saygım olmadığını belirtmek isterim; çünkü bu siyasi hukuk… Bunların Türk halkını aptal yerine koymasına asla tahammülüm yok. Ben bir mizahçıyım, ben dilime geleni değil aklıma geleni söylüyorum. Aklıma gelen de şudur. Bu bir hukuk değildir… Oranın aranması, ötekinin tutuklanması Hitler devrinde, Mussolini döneminde olan şeylerdir ama bunun bir siyasi hukuk olduğunu görmezden gelmek de doğrusu etik ve mantıklı değil… Ben korkunun ecele faydası olduğunu sanmıyorum. Hiçbir yerle bağım olmadığı için rahat konuşuyorum… Türkiye tam bir kara mizahın içinde. Kimse sormuyor, Başbakan’ın oğlu 2 gemiciği nasıl aldı? Burası küçük Amerika diye geçiştiriveriyorlar.”

Bu da bir nevi, “silahı doğrultunca yüzüme tükürdü; alnından vurdum şerefsizi” tiradı oluyor. Epik bir çıkış; fevkalâde theatral. Perde inerken salon alkıştan yıkılır fakat perdenin arkasında makyajını silerken gözyaşları pudraya karışan artistin geçirdiği duygusal infilâkleri seyirci bilemez. O repliğini söylemiş, toplumsal sorumluluklarının vecîbesini yerine getirmiş ve illâ ki devrana muhalif, yiğit bir duruş sergilemiştir. İcabında, “beni de alın ulan; içeriye attığınız saygıdeğer insanlarla dayanışmak, dışarda kalıp erdemsizliklere katlanmaktan daha güç değildir” yollu fiyakalı cümleler de söyleyebilirdi, gaalib ihtimâlde aklına gelmemiştir; bunun yerine, içine mebzûl miktarda siyasi hınç doldurulmuş bir zihin gurultusunu andıran o cümleyi kırbaç gibi şaklatmıştır sadece: “Allah sonlarını 1960′a benzetmesin. Benim dileğim o…” Oh my God; ne buluş!

Mide gurultusu zaptedilmez hale gelip feverân edince etraftakilerden özür dilemek âdettir; bu, bazen, “ben aslında kimseyi vurmadım; kışla mutfağında patates soydum” şeklinde ifâde olunabilir. Bakalım Yassıada güzellemecisinin özrü nasıl olacak?

Ben şahsen, “A be kafam kıyaktı; etmişim bir susak aazlılık” özrünü geçerli mazeret sayarım.

Artist! [Zaman]

Şununla etiketlendi:

Encümen-i Dâniş!

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 25 Jan 2009

-Kânun-ı sâni ayının ilk Encümen-i Dâniş içtimâını küşâd edeyorum efendiler. İmdi lutfen ayağa kalkub, hepinizi gelmiş geçmiş bilcümle Encümen-i Dâniş azâsının rûh-ı pâkleri huzûrunda yarım saatlik ta’zim vaziyetinde durmaklığa davet ederim, buyrunuz netekim!..

-Ooo, Cenabettin Bey, yarım saatlik saygı duruşu mu olur birader? Sen hangi devirden kaldın Allahaşkına! Geçti bunların devri geçti…

-Efendiiim, anlamayorum, ne deyersonuz Şükrettin Beyefendiciğim?

-Geçti o devirler geçti diyorum, geçti, geçti… Yahu arkadaş bu böyle olmayacak, şöyle daha genç, en azından kulakları daha iyi işiten bir reis bulmamız lâzım kendimize. Yarım saat saygı duruşu olur mu beyler. Yüzde seksenimiz yarım saat ayakta dursa maazallah inme geçirir, tansiyonu fırlar vesaire…

-Kendi meyânınızda fısıldaşıp durmayınız efendiler. Osmanlı’da fiskos olmaz, Osmanlı’da fiskos olmaaz…

-Yahu ne Osmanlısı Cenabettin Beyciğim, Cumhuriyet ilân edildi Cumhuriyet! Haberin yok mu? 86 sene oldu..

-Sizin ruhâniyete hörmetiniz yok mu arkadaşlar, istirham edeyorum, lutfen kıpraşıp durmayınız! Ta’zim gösteriniz!

*

-Pofff, ayaklarıma kara sular indi arkadaş; memleket meselelerine geçmeden evvel yeni bir başkan seçmeyi teklif ediyorum.

-Yahu Cenabettin Bey üzülür durumu farkederse; idare etsek!

-Yok yok, böyle gitmez; yenisini seçelim; şöyle genç biri olsun; genç dediğim yani 75-80 arası olsa kâfidir!

-Eh, pekâlâ, seçelim bari!

*

-Yahu ayıp ettik, adamcağız işitince fenalık geçirdi işte gördünüz mü yaptığınızı?

-İyi ama biz de ambülans çağırdık kardeşim; o haliyle bırakmadık, sahip çıktık. Vicdan azabına kapılmak için sebep görmüyorum şahsen ortada. Şimdi işimize devam edelim, zaten bir saati bu ayrıntılarla geçirdik. Toplantıya başlayalım. Nedir ilk gündem maddemiz arkadaşlar?

-Eveet Encümen-i Danişimiz’in ilk gündem konusu, eveeet, hah buldum: Ne diyor bakayım, hmm, oniki yumurta, beş kilo un, bir paket kabartma tozu.. Yahu nedir bu? Haa, kusura bakmayın yahu, hanımın sipariş listesini karıştırmışım. Eveet, arkadaşlar bugün iç ve dış güvenlik meselelerini görüşeceğiz…

-Hem iç hem dış olmaz Hüseyin Hüsnü Bey; biraz daha spesifikleştirelim mevzuyu, ya iç ya dış olsun.

-E, pekâlâ dış güvenlik olsun. Bu konuda kim rapor hazırlayacaktı, ilgili arkadaş raporu takdim etsin!

-…!

-Yav pardon ben hazırlayacaktım ama bizim Paris’teki torunun çocuğu olmuş, maaile Türkiye’ye geldiler. Bir görseniz nasıl şirin bir şey kerata. Anası Hollandalı fakat hiç çekmemiş, tıpkı büyük dedesi, yani ben. O kaş, o göz…

-Ahmet Miktat Bey, Allah bağışlasın fakat raporu şeydeceksiniz?

-Ben de onu söylüyorum zaten; kerata geldiğinin ikinci günü ishale yakalanmaz mı? Tabii bizim sular yaramadı çocuğa. Aldık götürdük hastaneye; ev altüst oldu. Ben de mecburen…

-Hazırlayamadınız raporu…

-Vallahi yazacaktım fakat arzu buyrulursa şifahen bizzat takdim edebilirim yani…

-E, n’aapalım başka çare yok, buyrun Miktat Bey!

-Efendim mâlumunuz Türkiye dört taraftan düşmanlarla çevrilmiş haldedir. Evvelemirde kuzeydoğu komşumuz kominist Rusya, taa Katerina ile baltacı Mehmet Paşa’dan beridir ki…

-Miktat Bey, Rusya’da rejim değişeli yirmi sene oldu ama, şimdi orda Gürcistan var!

-Ben de onu diyecektim zaten; sene 936; orta okula gidiyorum o zaman. Benim bir Gürcü kız arkadaşım vardı; Sâniye…

-Efendim ayıp oluyor, Miktat Bey az sonra askerlik hâtıralarına başlayacaktır eminim. Her defasında böyle yapıyor. Konuyu değiştirelim efendim. Kimin raporu hazırsa o okusun da müzakere edelim bari.

-Sayın başkan, benim raporum hazır efendim; yıkıcı cereyanlar!

-Oo Tonguç bey, yine istim üzerindesiniz maaşallah; yalnız siz bu raporu bir ay önce sundunuz diye hatırlıyorum, yanlış mıyım arkadaşlar?

-Teessüf ederim sayın başkan; bu konu o kadar önemli ve âcil ki, her gün konuşsak bile az gelir. Nitekim bakınız yıkıcı cereyanların şeklini. Sivil toplum şeysileri diye milli mücadeleye muarız bir sürü teşkilat kurdular, şucular, bucular. Haa, bir de tarikatlar var, çatır çatır okul açıyor bunlar, arzetmiştim, hatırlarsınız!

-Unutmamıza fırsat veriyor musunuz Tonguç Bey, elbette hatırlıyoruz. Okul açmadıkları zaman eğitim düşmanı oluyorlar, açtıkları zaman devleti ele geçiriyorlar diyordunuz…

-Tastamam öyle vallahi; uyanık olmak lâzım efendim. Ordu’yu ikaz edelim, müteyakkız bulunsun!

-Olur, kaydederiz. Başka rapor var mı beyler; yoksa dilek ve temennilere geçiyorum; söz isteyen?

-Ben istiyorum başkanım; puaçalar hakkında lüzumu müzakere kararı alınmasını istiyorum, hem de ivedilikle?

-Hangi puaça, ne puaçası?

-Çayla birlikte verilen puaçalar sayın başkan; Encümenimizin mübayaa memuru bu puaçaları nereden buluyor bilmiyorum, kaya gibi sert efendim. Az önce affedersiniz dişim kırılayazdı. Mübayaadan mes’ul görevliler hakkında tahkikat yapılsın.

-Mübayaa dediniz de Şemsi bey, geçen perşembe günü bizim sitenin ordaki alışveriş merkezine gittim. Azizim mutlaka uğramalısınız, şarap reyonunun yöneticisini değiştirdi bunlar; aman efendim yok yok, mutlaka uğrayınız, tavsiye ederim.

-Arkadaşlar, dilek ve temenni dedikse başbaşa verip hususi sohbet yapın demedik. Lütfen!

-Bu da benim temennim efendim; biz de devlet umûru gördük; biz de usûl, yol yordam biliriz. Ben oradan ithalat malları meyanındaki lüzumsuz kalemler meselesine gelecektim fakat görüyorum ki mevzuyu pek daracık bir nokta-i nazardan mütalaa etmektesiniz; çok müteessirim şahsen!

-Ooo akşam olmuş, benim daha bir sürü yolum var beyler, kifayet-i müzakere talep ediyor ve kaçıyorum. Dağılalım mı?

-Eh pekâlâ, bugün pek yorucu fakat verimli geçti zaten. Tutanakları ben derler toparlar, sayın devlet ricaline gönderirim artık!

Encümen-i Dâniş! [Zaman]

Şununla etiketlendi:

Saf Çocuğu Mâsum Anadolu’nun

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 24 Jan 2009

Encümen-i Dâniş âzâsından Prof. Dr. Safa Reisoğlu, SBF’de hocamdı. Merak edip baktım, 1929 doğumlu, yani 80 yaşında. Bu arada Senatörlük, Milli Eğitim Bakanlığı kariyeri de var. Allah ömrünü müzdâd etsin. Talebeleri emekli oldu o hâlâ faal maaşallah.

Ankara’daki öğrencilik günlerinin bir başka hâtırası Derviş Günday’dır; o zaman galiba Şoförler Derneği’nin başkanlığına adaydı, Kızılay’daki direklerde posterlerini görürdük. Araştırdım; Ankara esnafı’na yöneticilik yapmak aşkı, ancak geçen sene yapılan genel kurulda sona ermiş; 30 senelik bir sivil toplum kariyeri, arada CHP milletvekilliği…

Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek, yöneticiliğe 1975′te seçilmiş; o günden beri genel başkan; 34 senedir! Metal işçilerindeki o müthiş istikrar duygusunu tebrik etmek lâzım. Türkiye’de 33 senelik şirket bile azdır yahu!

Kendini sivil toplum hizmetine vakfeden yönetici takımı, taşrada daha görünür haldedir ve bu yüzden bazı meslekî kuruluş seçimleri, belediye reisliğinden daha çekişmeli geçer; her ne hikmetse bu seçimlerde yeni ve genç adaylar değil, tecrübeli ve yaşlı kurtlar galip gelir. Para veya maddî menfaat için midir? Hâşâ! Hep o sivil toplum bilincine duyulan doyumsuz (dikkat; burada “doyumsuz” kelimesi gerçek mânâsında kullanılmıştır!) hizmet aşkından…

***

A, B, C ve özellikle D tipi medya yapılanmasına göz aydınlığı! Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin İstanbul Belediyesi’ne aday gösterildi. “İstanbul’da CHP’nin oyu şu kadar küsur fakat Kemal Bey aday olursa 10 puan birden artacak” yollu ara gaz anketleri işe yaramışa benziyor. Hayırlı olsun.

Bu işe en çok Deniz Bey’in memnun olduğunu hisseder gibiyim; bugüne kadar İstanbul’dan kimi Belediye’ye aday gösterdiyse, adamların siyasî kariyeri bir daha belini doğrultamadı. Kemal Bey’in bu medyatik pohpohlama desteğiyle günün birinde Deniz Bey’in koltuğuna aday gösterilmesini bekliyorduk ama ne olduysa oldu ve Kemal Bey, “Partiden görev veriyorlar” diyerek kıyma makinesine girmeye razı edildi.

Bakalım “Saf çocuğu mâsum Anadolu’nun” Kemâl Bey seçimi kazanacak mı bilemem, fakat Deniz Bey şimdiden galiptir.

***

Gözaltılara itiraz edenleri anlamıyorum; sanki palabıyıklı, deligöz bir komiser, canının istediğini tutup içeri atıyormuş gibi vâveylâ koparıyorlar. En güçlü delilleri şu: “Canım bunlar muteber, aklı başında adamlar!” Diyor ki Baykal, “Bir sendikacının bir sendika yönetim kadrosunun çetelerle ilişkili olduğu ileri sürülen bazı resmî üniformalılarla ne alakası var? Sendika yöneticilerinin suçu varsa normal mahkemelerde yargılansın.”

“İyi insanların kötü insanlarla ne ilişkisi olabilir?” tarzında işleyen bir mantığın, anamuhalefetin başındaki kişi tarafından seslendirilmesi Türkiye için bir kayıptır, çünkü bu sözün aklıselim eseri olduğunu zanneden hayli taraftarı var.

Sayın Baykal, bana göre oturduğu yerden hukuk sürecine müdahale edeceğine, 30 Nisan 2007 tarihinde söylediği o meşhur cümleyi tekrar be tekrar okuyup, iyi hukuk bilen birine danışarak suç işleyip işlemediğini düşünse daha iyi olacaktır. O sözü hatırlayalım; diyordu ki, “Anayasa Mahkemesi 367 milletvekili bulunmadan cumhurbaşkanı seçilebileceği yönünde karar verirse Türkiye tehlikeli bir çatışmaya sürüklenecektir.”

Baykal, henüz o sözün hesabını vermediği, daha doğrusu o hesap kendinden sorulmadığı için, kendini anayasa üstü bir uzay varlığı gibi görerek hakimleri, yargıçları, mahkemeleri suçlamak cesaretini bulabiliyor.

Yüksek yargı temsilcileri o gün, “Siz nasıl olur da AYM’yi tehdit edersiniz; bu cür’eti nereden alıyorsunuz?” diyebilseydi keşke. O gün maydanoz yemiş kanaryaya dönenler, bugün Ergenekon gözaltılarındaki usul kusurlarını paragraf paragraf sayıp dökerek “âkıl adam” rolü oynuyorlar.

Mantık şu mudur yani: Yargı, benim yanımda olursa iyi, değilse fenâdır!

Saf çocuğu mâsum Anadolu’nun [Zaman]

Şununla etiketlendi:, , ,

Hislene Hislene Bu hale Geldik

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 21 Jan 2009

Milliyet yazarı Güngör Uras, ABD Başkanı Obama için düzenlenen törende yaşanan hamâsî anların, Türkiye’de tekrarlanması halinde büyük tartışmalar yaşanacağını imâ eden dünkü yazısında şu fikri öne sürdü: “Ne yazık ki, biz milli birliği koruma becerisini kaybediyoruz.

Politikacılar iktidar mücadelesi uğruna, bu ülkede milli birliğin ve toprak bütünlüğünün sembolü olan askeri sindirmeye, bu ülkenin kurucularının rüyalarını ve hedeflerini unutturmaya, dil-din ayrımına yol açan politikalar uygulamaya başladı. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal’den söz etmek, üniformalı askerlerin ortalıkta dolaşması, Türk bayrağının dalgalandırılması, toprak bütünlüğünün savunulması suç sayılır oldu. Ve bu iktidar mücadelesi içinde krizin ülke ekonomisi ve halk üzerindeki ezici baskısına çare aramaya iktidardakiler vakit bulamıyor. Ve de ne yazık ki, işte bu “ahval ve şerait” karşısında, Türkiye’yi yönetme sorumluluğunu taşıyanlara Obama’yı örnek almalarını tavsiye etmek mecburiyetinde kalıyoruz.”

Sayın Uras bu yakınmasında yalnız değildi; Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök de, “Maazallah bir kurt çıksaydı” başlıklı yazısında milli sembol ve değerlerin artık tartışma konusu haline geldiğini savundu.

Evvelâ bayrak, asker, vatan, milli birlik gibi değer ve kavramların artık kimsede heyecan uyandırmadığı iddiasını doğru bulmuyorum. Yakınmacılar, sebepleri ıskalayıp tezahürler üzerine odaklanırken asıl yazılması gerekeni, yani bu değerlerin ne kadar istismara uğratıldığını, vaktiyle arkasına ne kadar süprüntü gizlendiği gerçeğini ihmal ediyorlar.

“Vatan tehlikede!” lâfı, Fransız İhtilâli’nin yerleşme döneminde pek sık tekrarlanan bir slogan olarak “Jakobin” edebiyatın en parlak ürününü teşkil eder. Despot Aydınlanmacılar, kendilerini sıkıntıda hissettikleri her olayda, “vatan tehlikede” bayrağını kaldırarak sorumluluklarını başka yere yansıtmayı becermişlerdir. Vatan tehlikede ise, sıradan vatandaşa düşen şey, ayrıntıları boş vererek tehlikeye göğsünü siper etmek ve yöneticilerin yanında yer almaktır. Elbette ki “vatan tehlikede” çığlığı, kalabalıklar kolay anlaşılsın diye görünür hale getirilir; milli değerler, marşlar, semboller, efsâneler ve zaferlerle süslenip “anlam ve önem” kazanması sağlanır. Vatanın tehlikede olması, kamuoyunun mantığını değil, heyecan ve tepkisini kamçılamaya yarar daha çok.

Bu taktiğin çok zekice ve yarayışlı olduğu muhakkak. Bizdeki bazı uygulamalarını şöyle bir hatırlayalım isterseniz: Tan Gazetesi baskını, 6-7 Eylül olayları, 28 Nisan mitingi ve ardından 27 Mayıs Darbesi’nin hep de vatanın tehlikede olduğu bir demde kotarılmış olması sizce tesâdüf müdür? Ardından Kıbrıs mitingleri, hemen ardından 6. Filo’nun, kızıl Rus birliklerinin topraklarımızı işgal için tetikte bekledikleri vehmiyle sokaklara dökülürüz; bu arada 9 ve 12 Martlar, 12 Eylüller yaşarız fakat vatan bir türlü tehlikeden kurtulmaz: “Milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde…” edebiyatı daima prim yapar. Vatan parsel parsel satılmakta, işbirlikçi iktidar ülkenin altına tekerlek takmaya uğraşmakta, milli kaynaklarımız hainler tarafından yağmalanmaktadır. Bu türden propagandaların ortak özelliği, ille de üniformalı birilerinin işe gelip el koyması dileğidir; ya “genç subaylar” kıyâma kalkışmalı veya “zinde kuvvetler”, daha açık söyleyişle ordu göreve gelmelidir.

Milli hisleniş mevzuunda bizlere Obama’yı örnek gösteren bu gibi yaklaşımların anlamı nedir? Bu satırların yazarı, bu gibi değerlere duyduğu saygıyı isbat etmek lüzumu duymuyor fakat milli hassasiyet konusunda, “yazıklar olsundur; bari Obama’yı ve Amerikalıları örnek alalım” diye yol gösterenleri ciddiye almak lüzumu da hissetmiyor. Vaktiyle, “yapmayın; bir gün bu değerler hakikaten lâzım olduğunda yerinde bulamayabilirsiniz!” diye defalarca ikazda bulunmuş birinin, Bozkurt sembolünü yeni keşfedenlerle istihzâya hakkı vardır.

Sakın bu milli duygulanmalar, bu hamasî sitemler, Türkiye’de an’anevi iktidar şemasının, Batılı demokrasiler paralelinde yeniden biçimlenmesinden doğan bir tehevvür olmasın?

Bana biraz öyle geliyor da!..

Hislene hislene bu hale geldik
[Zaman]

Şununla etiketlendi:

Düşündürdükleri ve Anlamıyla ‘O Fotoğraf’

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 19 Jan 2009

“Birkaç kendini bilmez”in kıyıda köşede iki metre bez, yarım kilo kırmızı plastik boya ile gizlice hazırladığı korsan pankartlardan değildi bu. 6 yıl önce Tandoğan’da çekilen o fotoğrafın anlamı, şimdi daha da belirginleşmiştir; tabii okumasını bilenler için!

O fotoğraf çekileli yaklaşık 6 sene olmuş. Hatırlayacaksınız: Yer, Ankara’nın Tandoğan Meydanı. “Cumhuriyet’e saygı” mitingine katılan ve çoğu özel otobüslerle taşra üniversitelerinden getirilen öğretim görevlisi topluluğu arasından o kırmızı pankartlar yükseliyor: “Ordu Göreve!”

Hayır, “birkaç kendini bilmez”in kıyıda köşede iki metre bez, yarım kilo kırmızı plastik boya ile gizlice hazırladığı korsan pankartlardan değil bu. Matbaaya sipariş verilip özene bezene bastırılmış, altında ise siyah zemin üzerine beyaz harflerle “Atatürk Gençliği” ibaresi okunuyor.

Peki, pankartlar kaldırılınca mitingin düzenleyicileri, “indirin şunu, toplantıyı amacından saptırıyorsunuz” diye itiraz etmişler mi? Bilakis, o unutulmaz fotoğrafa dikkatle bakınca sol tarafta devrin İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nu, onun bir metre karşısında, hemen yanıbaşında ise yine aynı dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü fark ediyoruz; öyle rahatsız olmuşa benzer bir hâlleri yok. Belli ki meseleden haberleri vardı ve belli ki pankarttaki temenniyi paylaşmaktaydılar.

Ertesi gün bu fotoğrafı gazetede görünce, “Bu fotoğraf gerçek olamaz; acaba photoshop yardımıyla kes-yapıştır mı yapılmıştır?” diye enikonu şüphelendiğimi, resmi büyüteçle incelediğimi hatırlıyorum. Beni, seyrederken bile şaşkınlığa uğratan şey, o fotoğraf karesinde biraraya gelenleri hiç de rahatsız etmemişti…

Açıkça belliydi ki büyük bir özgüven hissi içindelerdi. Bir yerlerden, “iş tamam; siz şartları olgunlaştırmaya bakın; düğmeye basmak üzereyiz” mesajı almışlardı. Nitekim daha sonraki zamanlarda, Ankara’nın göbeğinde, yerli ve yabancı basın mensuplarının gözü önünde, hatta televizyon naklen yayını esnasında “Ordu Göreve” pankartını açan ve açtıranların o yüksek özgüven hissini daima koruduklarına şahit olduk. Böyle bir yüksek dereceli özgüven hissi besleyebilmek, ancak, “devlet benim” diye konuşabilenlerin verdiği sağlam bir teminatla mümkün olabilirdi.

Ergenekon meselesinin bu derece serpilip gelişmesinde ve ortaya dökülmesinde, işte bu gibi, “iş tamam” beklentisinin yüksek payı olduğu muhakkaktır. Ergenekoncular, yaptıkları şeyi bir çete, bir örgüt faaliyeti gibi görmüyorlardı, onlara göre bu bir devlet faaliyetiydi ve son derece meşru idi.

Ne var ki Ergenekoncuların zihnindeki meşruiyet, hukuka ve yürürlükteki kanunlara uygun hareket ediyor olmaktan değil, resmî ideolojinin edebiyatını tekrarlamaktan ileri gelen bir rahatlama duygusu idi.

Şöyle düşünüyorlardı: “Cumhuriyet’in kendini koruma ve kollama içgüdüsü, yürürlükteki birtakım kanunlarla sınırlı ve bağımlı kalamaz. İş başındaki hükûmet Cumhuriyet’i tehlikeye düşürmekte, kadrolaşmaya gitmekte, vatan topraklarını satmakta (buna inanan binlerce insan vardı, hâlâ vardır) ve devleti gizlice ele geçirmeye çalışmaktadır. Bunlar seçim kazanmış bile olsalar meşruluk kazanamazlar; çünkü sağ partilerin kazandığı her seçim, Cumhuriyet prensiplerine karşı kazanılmış bir karşı devrim hükmündedir ve en azından sonuçları bakımından seçimler anlamsızdır. Gerçek meşruluk Cumhuriyet prensiplerine bağlılıkla kazanılır ve bu nitelikleri sadece biz taşımaktayız!”

Bu noktada Ergenekoncu meşruiyet kurgusuna geniş bir zemin kazandırabilmek için Kuvayı Milliyecilik’ten ilham alan laik bir milliyetçilik fikriyatının “Ulusalcılık” adı altında yaygınlaştırıldığına şahit olduk. Kuvayı Milliyecilik, hesaplanan amaca uygun bir edebiyat teşkil ediyordu ve işitenlerde, Millî Mücadele’nin zor zamanlarındaki Mustafa Kemal Paşa’nın işgalci düşmana ve İstanbul hükûmetine karşı haklılığını hatırlatıyordu. Darbecilerin bu süreçte bol miktarda Atatürkçülük vurgusu yaptığını biliyoruz. Onlara göre Atatürk’ün yaptığını yapmak, kesinlikle gayrimeşru bir eylem biçimi olamazdı. Bu yoruma göre, Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele esnasında İstanbul hükûmetine karşı gayrimeşru duruma düşmüş olsa bile, eylemlerinin haklılığı ve doğru amaca yönelmiş olması bakımından kendi meşruluğunu isbat etmişti. Ergenekoncular da kendi haklılıklarını, kendi eylemlerinin başarılı olmasıyla kazanacaklardı.

Bu düşünce biçiminin tarih ve hukuk bilimi nazarında doğru ve haklı olup olmamasının pratikte büyük bir önemi bulunmuyor; çünkü askerî darbelerin hemen tamamı aynı mantıktan yola çıkmış ve neticede başarıya ulaştıkları için ülkenin en muteber hukukçuları tarafından ânında kutsanarak tasvib görmüştü.

Bu defa da öyle olmaması için sebep yoktu.

Kâğıt üstünde plan iyi ve işe yarar görünüyordu.

Nitekim, üst üste konulduğunda pekâlâ, “işte devlet” diyebileceğimiz kurumların bazı temsilcileri bu kurguya destek çıkıyor, açıkça sempatilerini izhar ediyorlardı; başta hukuk kurumu vardı, sonra YÖK ve onun ardında sayısı yüze yaklaşan üniversite rektörü, ardından basın, bürokrasi ve elbette ordu.

Fakat bir gariplik vardı; eski darbelerde pekâlâ işe yarayan taktiklerin ayağı havada kalıyor, geceyarısı bildirileri istenen tesiri uyandırmıyor, bazı yargı mensuplarının toplumu azarlama edasıyla verdikleri beyanatlar, bazı gazete ve televizyonların, yazarların açık desteği umulan tesiri uyandırmıyordu.

Türkiye’de bir şeyler değişmişti ve darbeciler bu değişimi doğru okuyamamışlardı. Her şeyden önemlisi Türkiye’de toplumun yüzde 70’ten fazlası artık şehirlerde yaşıyor ve demokrasiyi istikrar için en elverişli araç olarak görüyor ve ona sahip çıkıyordu. Refah, önceki darbe yıllarıyla kıyas edilmeyecek derecede yükselmiş ve yaygınlaşmıştı. Türk toplumu, Batılı standartlarla henüz karşılaştırılmayacak seviyede olsa da daha eğitimli hâle gelmişti ve Türk ekonomisi dünya ile eklemlenmeyi başarmıştı. Darbecilerin “değişmedi” zannettikleri sektörler ise bu değişime ayak uyduramadıkları için tesirlerini kaybetmiş görünüyorlardı. En başta ordu, içindeki darbeci kliklere artık hoşgörü göstermiyordu. Bürokraside taşlar yerinden oynamış, darbeye karşı demokratik nizamı savunan bürokratlar da yavaş yavaş üst mevkilerde yer edinmeye başlamıştı. Basında işler artık eskisi gibi değildi; her darbeyi alkışlamayı görev bilen gazetecilik anlayışı, tarih öncesi fosilleri gibi şurada burada varlığını devam ettirse bile artık hayli güçlü bir demokratik muhalefet yaklaşımı Türk basınında yer tutmaya başlamıştı. Bütün değişim, neticede devlet anlayışına da aksetmiş, Türkiye gün be gün daha çok “hukuk devleti” anlayışına yaklaşan ve onu benimseyen bir çizgiye doğru gelmişti.

Darbecilerin özgüvenini boşa çıkaran değişimi en evvel fark etmesi gereken akademik çevrelerin ve üniversitelerin, sırf itâ amirlerine yaranmak maksadıyla “Ordu Göreve” pankartı altında fotoğraf vermesi, bu çerçevede çok mânidar görünüyor. Türkiye’de değişime en çok direnç gösteren kesimin üniversite ve öğretim üyeleri olabileceğini kimse düşünemezdi.

O fotoğrafın anlamı, altı yıl sonra daha da belirginleşmiştir; tabii okumasını bilenler için!

Düşündürdükleri ve anlamıyla ‘o fotoğraf’ [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:

Böyle “dost”unuz Oldukça…

Posted in Ahmet Turan Alkan by YazYaz on 19 Jan 2009

Bak bak bak, ne diyor, “Ey Atatürkçüler, laikler; eğer bugün susup sinerseniz biteriz. Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter (…) Ilımlı İslam devletine döneriz.”

Adama göre Ergenekon operasyonunu yaptıran ve yönlendiren Amerika’dır. “Amerika’nın sıkıntısı ordudur” diyor, “Ordu orada dimdik durdukça, laik Cumhuriyet’ten kimse taviz veremez, ılımlı İslam devleti de kurulamaz; öyleyse asıl hedef ordudur.”

Sonra hayret verici şeyler söylüyor: “Bu ülkede her iktidar eğer isterse polisi ele geçirebilir fakat Menderes bile orduyu ele geçiremedi. Harp Okulu durdukça kimse bunu başaramaz.”

Şöyle bir mantık: Polis, yargının, savcının emrinde değil iktidarın emrinde çalışır. Orduyu eleştiren kalemler, bu kadar yanlış yapan polisi niçin eleştirmiyorlar; tesadüf olabilir mi? Ve ardından daha önce yazdığı bir yazıyı işaretliyor; bu yazıya göre işgal altındaki ülkelerde işgalcilerle gerilla savaşı yapmak için önceden bazı silahlar gömülüp saklanırmış. Bir emekli general da bunları okuyunca demiş ki, “Vallahi yazdıkların doğru. Bugün bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve kullanıyor. Asker hızla yıpranıyor.”

Emekli generalin yalan söyleyecek hali yok; adam da diyor ki, “Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk’ün ordusu.”

İşte bunun için susulmamalı, sinilmemeli, bilgisayarla karşı taarruza geçilmeliymiş. Bakınız Atatürk’e söven yazılar nasıl artmış; “Atatürk’ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi görsün, hissetsin, yaşasınlar. Bu ülke bizim… Bu cumhuriyet bizim. Atatürk bizim. Biz yaşadıkça.. Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya pabuç bırakmadıkça.” diye olup bitenin içyüzünü bir güzel anlatıyor.

Bu memlekette fikir hürriyeti denilen şeyin varlığına delildir bu satırlar; ayrıca fikir hürriyetinin, saçmalama hakkını kapsadığını da mükemmelen izah eder.

Son zamanlarda bırakınız fikir serdedebilmeyi, eğlendiriciliğini bile kaybettiğinin farkında olmayan ve “yandaş medya” tesmiye olunan bir gazetede yazmaya devam eden bu yazarın söylediklerini, bir belgesel tadı sunduğu ve bir zihniyet MR’ı teşkil ettiği için kısmen iktibas etmeyi faydalı buldum. Ergenekon zanlılarını Atatürk’ün, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasına süpürmeye çalışarak temize çıkarmaya çalışan bu mantık, bütün garâbetine rağmen ciddiye alınmalıdır çünkü bu ülkede hayli “muteber, toplumda iyi tanınmış, hukukçu, üniversite hocası, bürokrat, emekli asker ve polis şefi” dahi -ister inanın, ister inanmayın- üç aşağı beş yukarı böyle düşünmektedir.

Ergenekon zanlıları açısından bu tür mütalaaların ne derece fayda veya zarar tevlid edeceğini bilemem; şair bu gibi haller için, “bilemem eyleyecek hande midir, girye midir?” deyip geçiyorsa da ben “Senin gibi dostum olduktan sonra düşmana ne hâcet?” deyişinin bu duruma daha muvafık olduğunu düşünürüm.

Doğrularla yanlışları birbirinden ayırmak için doğrusu parmağımı kımıldatacak değilim; hem üstüme vazife saymıyorum, hem de yerim dar. Üstelik fikir hürriyeti kavramı sâyesinde söylenenler, her zaman “fikir” ihtivâ etmese de lâzım ve faydalıdır. “Belgesel”in iyisi kötüsü olmaz.

Eskiden kitapların sonunda “doğru-yanlış” cedveli bulunurdu, şimdi pek rastlanmıyor; bazı kitapların son sayfasında ise yanlışların düzeltilmesi için daha zekîce bir formül (bir beyit) yer alırdı: “Hata vü savab cedveline lüzum göstermedik/ Zirâ farkeyler ânı şehrimizin nüktedanları”

Fark edersiniz eminim!

Böyle “dost”unuz oldukça… [Zaman]

Şununla etiketlendi:,