Gölgede Kalmak
Haydar Ergülen, Star Kitap’ın ocak sayısında “Haşim ile Agah” başlığıyla dokunaklı bir yazı kaleme aldı. Şiirimizin iki büyük ustası Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’in, diğer bir deyişle, melal ile melankolinin buluşması…
Bugüne kadar yazamamanın burukluğuyla… “Birini hatırlamak için diğerini unutmak…” Hayli hüzün verici bir cümle bu. 2008, Yahya Kemal’in 50., Ahmet Haşim’in 75. ölüm yıldönümüydü. Yahya Kemal, azımsanmayacak bir ‘etkinlik’ dizisiyle ‘hatırlandı’. Peşi peşine pek çok panel, sempozyum, sergi ve çok sayıda derginin yayımladığı özel sayı… Haşim ise topu topu iki açıkoturumla anıldı ve ne yazık ki dergilerde, gazetelerde neredeyse hiç yer bulamadı. Bu, elbette yeni bir tutum değildi. Haydar Ergülen’in de yazdığı gibi daha iki şairin sağlığında başlamıştı, birinin öne çıkarılıp diğerinin gölgede bırakılışı. “Beyaz lisan, kızıl lisana karşı ta o zamandan hükmen galiptir belki.” Ve şiir dünyamız, Yahya Kemal ile Haşim’i ‘yarıştırmaktan, kapıştırmaktan, çarpıştırmaktan’ hep hoşlandı. Kısacası, ‘birinin hatırlanması için diğerinin unutulması’ gerekiyordu.
Haydar Ergülen’in edebiyatımızın az sayıdaki ‘kıymet bilir’ kalemlerinden biri olduğunu söylemeye gerek var mı? O, hemen bütün yazılarında ayrıştırmadan değil, barıştırmadan yana tavır alır. Haşim’le Yahya Kemal’in sürekli ‘yarıştırılarak’ birinin yüceltilip diğerinin gölgede bırakılmasına duyduğu tepki, önemsenmeye değer. Bu, ‘bütüncül’ bir bakışın eseri şüphesiz. “Yahya Kemal’e, bir otel odasında ‘misafir’ gibi durduğu bu ülkede artık sahip çıkarken, birinin yerliliği, diğerinin sürgünlüğü ya da gurbeti pahasına gerçekleşiyor ve şairler eliyle de Ahmet Haşim sürgüne gönderilmeye, Türk şiirinden dışarlıklı edilmeye çalışılıyor.” dedikten sonra, yazısını şu soruyla bitiriyor Ergülen: “Acaba, melali anlamayan şairler melankoliye aşina olabilirler mi”… Sahi olabilirler mi?
Haşim’in Yahya Kemal karşısında hep gölgede kalmışlığını, iki şair hakkında yazılanları bir araya getirdiğimizde görmez miyiz? Yahya Kemal hakkında neredeyse bir kütüphane dolusu araştırma, hatıra, inceleme, deneme ve kitap yazıldığı halde, Haşim üstüne kaleme alınanlar pek azdır. Beşir Ayvazoğlu’nun o değerli çalışması “Ömrüm Benim Bir Âteşti” incelemesi olmasa, Ahmet Haşim hakkında derli toplu bilgiye ulaşmamız bile mümkün olmayacaktı. Ne yazık ki hem araştırmacılar hem de şairler, ilgilerini Haşim’den yani ‘melal’den hep esirgedi, esirgemeye de devam ediyor. Yaşarken, savaş zamanlarında hep hatırlanan ve cepheye gönderilen ‘melal’ şairi, barış zamanlarında nedense gözden ve gönülden ırak tutulmuştu. Ölümünden sonra da değişen bir şey olmadı.
Edebiyat tarihine baktığımızda, bu tutumun sadece Yahya Kemal ve Haşim ile sınırlı olmadığını; bazı şairler, öykücü ve romancılar sürekli gündemde tutulurken bazılarının unutuluşa mahkum edildiğini fark ederiz. Tanpınar ve Necatigil, hak ettikleri ilgiyi, tanınmayı, bilinmeyi ne kadar geç elde ettiler? Salah Birsel gibi birkaç hak bilir kalem olmasaydı, genç yaşta ölüp giden iyi şairler Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu’yu kim hatırlar, kim bilirdi? Cemal Süreya dışında ‘öbür yaka’dan Sezai Karakoç’un hakkını teslim eden var mıydı? Dıranas, Sutüven, Cahit Külebi, Arif Nihat Asya hele Celal Sılay değerleri ölçüsünde tanınıyor, biliniyorlar mı? Romanda, öyküde de bir yığın isim sayabiliriz aynı unutuluşa mahkum edilmiş. Nahit Sırrı Örik’i tanıyor olmamızı biraz da Selim İleri’ye borçlu değil miyiz? Bahattin Özkişi’yi geçelim, Tarık Buğra gibi bir kalemin yeterince ilgi devşirdiğini söyleyebilir misiniz?
Değerbilmezlik, bizim edebiyatımızın eski hastalıklarından biridir. Bugün, kimi zaman ideolojik tutumların yol açtığı körlüklerle, kimi de kolaycılıktan, arayıp bulmamaktan, onca iyi yazar ve şairin eserleri okunmadan, bilinmeden gölgede öylece bekliyor.
Bana kalırsa, şu anmalar, sempozyumlar, paneller de yazarların, şairlerin geniş okur kitlesi ile buluşmasını sağlamıyor. Salonlardan sokağa taşamayan anmalar, hep sınırlı bir kitlenin kendi aralarında yaptıkları bir tür ‘etkinlik’ olarak kalıyor. Biz, edebiyatçılarımızı mesela Amerikalıların Edgar Allen Poe’yu, İrlandalıların James Joyce’u, İspanyolların Cervantes’i andıkları gibi bir şenlikle hatırlama yeteneğinden yoksunuz. 19 Ocak’ta Amerikalı okurlar, Poe’nun 200. yaşını kutlayacak. Onlarda bir gelenek, her doğumgününde, gece beyaz başörtülü bir kadın, Poe’nun mezarına bir şişe konyak ve üç karanfil bırakıyor. Kim mi bu kadın? Poe’nun mezarındaki gizemli yabancı… Onlar, kendi gelenek ve inanışlarınca, yazarlarını hayatın içine taşıyor; onlarla birlikte yaşıyorlar. Bizse yazarlarımızı salonlara, kitaplara hapsediyor, unutuyor; ancak ellili, yüzlü ölüm yıldönümlerinde zoraki hatırlıyoruz.
Artık ne melale ne de melankoliye aşinayız. Varsa yoksa, kapışma, didişme ve kavga…
“Bir şâir ağlasın mı bakıp kendi hâline?” (Yahya Kemal)
Gölgede kalmak [Zaman]
Güneşli Bir Günde
“Neden hep hüzünlü yazılar yazıyorsun?” diyor bir dostum. Sahi hep hüzün mü dökülüyor yazdıklarımdan; sevincin, neşenin, ümidin adı okunmuyor mu? Sizi tutup tutup açık denizlere, başı dumanlı dağlara mı çağırıyorum? Hadi böyle olsun; haftada bir cumartesi sabahları biraz hüzün devşirin bu sütundan. O güne biraz içli, biraz duyarlıklı başlayın, kırık bir aynayla çıkın sokağa. Gözleriniz bulutlu olsun azıcık… Bu da sevindirir beni. Yazdıklarım gidip bir yerde, bir kalbi titretebiliyorsa, bir insanın içine, olmadık bir zamanda hüznün rüzgarını ekebiliyorsa… Biraz olsun değiştirebiliyorsa okuyanı, aferin o yazıya! Kelimenin kudretine, cümlenin büyüsüne aferin…
Hadi, yeri gelmişken sorayım: Siz de mi o dostum gibi düşünüyorsunuz, çok mu hüzünlü buluyorsunuz yazılarımı? Sanmıyorum hepinizin böyle düşündüğünü. Bu sütunda size merhaba çeken yazılardan yaşama sevinci devşirenleriniz de vardır. Bir kıyısından rintliğe, alaycılığa, isyana bile çağırmıştır kimilerimizi bu yazılar. Ama, yine de siz bilirsiniz en doğrusunu. Benim kelimelerime ses veren, onlara kucak açan sizlersiniz.
Bana “en çok yakışan”ın hüzün olduğunu bile bile, size içinden neşeli şarkılar geçen yazılar yazmak isterdim, biliyor musunuz? Bir cumartesi sabahı, sizi evinizden çıkarıp sokaklara, denizlere, dağlara çağıran yazılar… Yolculuklara, türkülere, sevdalara… Sizi dünyanın öbür ucuna çağıran yazılar yazmak isterdim. Geri dönüşü olmayan gidişlere, cesur ayrılışlara, mutlu birleşmelere, soylu isyanlara çağırmak isterdim sizi. Kelimelerim çiçek tozları gibi insin isterdim odanıza. Saçlarınızı dağıtsın, yüzünüzü gülümsetsin, sizi yerinizden kaldırsın isterdim kelimelerim. Aklınızı karıştırmak, rahatınızı bozmak, içinize bir kurt düşürmek isterdim. Ben size, içinden şarkılar geçen yazılar yazmak isterdim. Elimden gelse, hiç olmadık sevdalar atardım içinize; özgürlük ateşi, aşk ateşi, sabır ateşi… Elimden gelse bir şehrin bütün tutsaklarını salıverirdim. İnsanlarını, kuşlarını, gemilerini… Cahit Külebi öyle der ya “Özgürlük” şiirinde: “Eğer kuvvetim yetse benim / Rıhtıma koşarım yalnayak. / Halatlarını bütün gemilerin / Bıçağımla keserim. / Gemiler açılır sallanarak, / Ben de artlarından bakarak / Gülerim, / Bütün kuvvetimle bağırarak. / Azat olun gemilerim, azat olun gemilerim!”
Gücüm yetse ben, bütün yasakların zincirini kırardım. Kelimelerimle. Hüzünlerin lambasını kısardım bir bir. Yiğit bir ses olur, türkü söylerdim başucunuzda. Size, gelecek günlerin güzel olacağını söylerdim.
Yeni yılın ilk günü, ılık bir cuma aydınlığında yazıyorum bu yazıyı. Nasıl başlarsa öyle gider günler, diyorum içimden. Güneşli, ılık, aydınlık… Güzel bir gün, neşe veriyor insana, güç veriyor; umutları çoğaltıyor… Ve cesur bir yürekle çıkmamızı öğütlüyor yaşama. Dilerim gelecek günler de böyle olsun, hüznü az sevinci bol ve özgür.
Güneşli bir günde [Zaman]
bir yorum yazın