YazYaz

Meğer Müziğimizi Yunanlı’dan Almamış mıyız?

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 23 Sep 1995

ABD’den Japonya’ya, Güney Amerikadan İskandinavya’ya, musikimiz üzerine yabancılar tarafından yapılan çalışma ve yayımlar o kadar çok ki, onların müziği üzerine bizim yaptığımız araştırmalar ancak sıfır mesabesinde.

Batılı müzisyen veya müzikologlar için bu cazibenin sırrı, bizim müziğimizdeki bazı özelliklerin onların müziğinde bulunmamasıdır; makam, USUL, taksim ve gazel gibi. Hemekadar ıspanyol halk müziğinde, Arap etkisinde gelişen Endülüs kültürünün ortaya çıkardığıjlamenco, malaguenas, granadinas, cante jondo vb. türlerle, Afrika kökenli Amerikan halk müziğinin blues ‘ları ve klasik jazz emprovizas-yonları, bizim halk müziğimizdeki maya, bozlak, elezber vb. uzunhava türleri serbest saz açışlarına betenzetılebılırse de, klasık muzıgımızdeki taksim ve gazel fonnları ne amaç, İle felsefe, ne de teknik bakımından Batıda gelişen türlerin hiçbiriyle kıyaslanamaz. İşte bizim müziğimizin Batılı için taşıdığı cazibe (onlara üniversite-akademi-konservatuar tezleriyle sayısız yayımlar yaptıracak kadar), buradan kaynaklanır.

Gelin görün ki ülkemizde, Tanzimat depreminden bu yana bir tür çağdaşlık etiketi olan çoksesli müziğin hayranları arasında; sözünü ettiğim yayımlarla Batılıların yapıığı Türk müziği plak-kasetCD’lerinden haberleri olmadığı halde (kendi müziklerini hiç tanımadıkları ve ilgilenmedikleri için -çağdaş olmanın şartıdır bu!), “Bu müzik zaten bizim değil ki!

Arap- Acem-Bizanstan alıp kendimize mal etmişiz.. Açın Atina Radyosu’nu, bizim makamların nereden alındığını görün.” gibi papağan tekerlemelerine me raklı olanlar maalesef çoğunluktadır. Oysa, dünyadaki bütün iyi müzisyenlerin bildiği gibi, Atina Radyosunda ve bütün Yunanistan’da dinlenenlerin büyük bir kısmı ‘Rumca sözlü Türk müziği’nden başka birşey değildir.

Geçenlerde Finlandiya’dan Dr. Risto P. Pennanen adında bir müzikolog ziyaretime gelmişti. Kullanılan sazlar itibariyle aslı ‘Smirnetiko’ (İzmir şarkıları) olduğu halde, bilgisiz müzisyenlerimizin halkımıza ‘Rembetiko’ diye tanıttığı Rum müziğinde, yüzyıl başından beri çalınıp söylenen parçaların Türkçe asılları üzerinde doçentlik tezi yapıyormuş. Bana dinlettiği kasetlerde “Darıldın mı gülüm bana, hiç bakınıyorsun bu yana”dan tutun, “Yalı kenarında zülfüm tararım”a kadar bütün türkü, gazel ve taksimierde, Rumca sözlerin arasına serpiştirilen “of, aman, canım, mlrol” gibi Rumcalaştırılamayan sözlere dikkatimi çekti. Kanun, keman, ud (uti) ve klarinet taksimieri kadar, mesela Yunanlıların Ümmü Gülsüm’ü Roza Eskenazi ile diğerlerinin söylediği Rumca gazellerdeki halis (ve gerçekten çok temiz) Türk üslübunu görmemek için, müziğimizin, dil engelinin de üstüne çıkarak güzelliğini kabul ettirme gücüne hayran olmamak için, sadece kulakların değil, beynin, kalbin ve ruhun da toptan sağır olması lazımdır.

Güzellik duygusu sadece bir ırka münhasır değildir elbet; ilim gibi insanlığın ortak malıdır. “Innallahe cemilün, yuhibbü’l-cemal” hadis-i şerifinde de görüldüğü gibi, “Güzeli seven Güzel Allah”ın kulları da tabii ki gerçekten güzelolanı seveceklerdir. Ayrıca, sadece güzeli sevmek değil, hristiyan da olsalar, O’nun son elçisinin adını farkında bile olmadan- zikredip duracaklardır. Nasıl mı? Mevlevi Ataullah Ef., “Aman lafzı senin ism-i şerifinle müsavidir / Anınçün aşıkın zikri ‘aman’dır ya Resulallah”, yani “Ey Allah’ın elçisi, aman sözü senin mübarek ismine eşittir, işte bu yüzden aşıklar hep ‘Aman!’ der dururlar” diyor. Görüldüğü gibi, kendi müziğimiz olmadığı için müziklerini almak zorunda kaldığımız (i) Yunanlı kardeşlerimiz, şarkılarında “Aman aman!” derken, bir yandan, en az 500 yıldır çalıp söyledikleri müziği kimden aldıklarım açıklamakta, bir yandan da “alemlere rahmet olmak ve güzellikleri tamamlamak için” gönderilmiş olan SON ELÇİ’nin adını zikredip durmaktadırlar. Anlayan kulaklara ve duyan beyinlere!..

NOT: Eski şairlerimizin tarih dü§ürmede kullandıkları Ebced hesabına göre, ‘aman’ ve ‘Muhammed’ kelimelerinin ikisi de 92 sayısını verir; beyitre işaret edilen eşitlik budur.

Meğer müziğimizi Yunalı’dan almamış mıyız? [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:,

Batıyı Anlamak – IX

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 26 Aug 1995

Avusturyalı baba, 14 yaşındaki kızının gece birlikte yatmak üzere eve getirdiği 21 yaşındaki zenci sevgilisini döverek evden attığı için, mahkemece “kızımn seksüel gelişme özgürlüğünü engellediği” gerekçesiyle, para cezasına çevrilen hapisle cezalandırılmış ve derhal polis eşliğinde çocuk eğitimi özelokuluna gönderilmiştir.

200 yıldır özendiğirniz, şimdi de aile topluluğıma dahil olup ekonomik gelini olmaya çalıştığımız Batı, işte budur. 18 yaşına geldiği halde hala bakire olan bir genç kızın aile fertleri arasında dahi alay konusu olduğu iffetsiz bir makine medeniyetini bütün müesseseleriyle modelolarak kabUl etmenin – hatta bazı süfli konularda ötesine bile geçmenin – faturasım, Türkiye çok ağır ödemiştir, ödemektedir, daha da ödeyecektir. Çünkü bozmak kolay, yapmak zor, hele bozulmuş bir toplumu düzeltmek hemen hemen imkansızdır.”Yau gardaş, fiyatlar öyle başım alrmş gidiyor ki, daha geçen hafta 500 milyara bi arsa aldık, aha bügün 700 milyar veriyolaa..” diye umumi yerde yüksek sesle caka satan hesapsız tüketim görgüsüzlüğünü bir tarafa bırakalım. Sadece çocuklarımızın defterlerini alıp yazılarına bir göz gezdirelim. Bakalım rahat okuyabiliyor muyuz? Topu topu29 harfın ne hiyerogliflere döndüğüne şaşınp kalmıyorsanız, doktor yazısı çözmeye çok alışık bir eczacı gözün var demektir. Ve bu, sadece ortaokul ve lise hocalarının değil, he~ yüzlerce kağıt okumak durumunda olan üniversite hocalarının da (tabii aldıranlarının) en büyük yarasıdır. Peki ne olacak? Lise ve üniVersiteöğrencilerine yeniden güzel A, B, C, yazmasını mı öğretmeğe başhıyacağız? Bunlar, bu bozukyolda giden otobüste-yazılmışa benzeyen kargacık-burgacık yazıların sahibi gençler, Picasso’ya ilk defa gördüğü eski yazılı bir levha karşısında “Bu yazıyı daha önce tammış olsaydım, soyın resme hiç başlamazdım” dedirten, dünyaya “resim yazı”yı öğretmiş bir milletin çocuklarımıdır?

Bu, yazının güzelliği; yani işin yine de lüks veya fantezi sayılabilecek tarafı. Peki, ya dilbilgisi, ya ifade, ya fikir? Noktadan sonra küçük harfle devam eden mi istersiniz, Türk’ü küçük harfle yazan rm? “İlk atalarımız Hunlar ne zaman yaşadı?” dediğinizde yüzünüze aval aval bakan koca bir sınıf mı istersiniz, eserleriı;ıe tahakkuk ettirileı;ı telifhakkım gelip alması için Reşat Nuri Güntekin’in ev adresinfaraya~Bakanlık memllruları mı?Ama zaten başka türlü bir sonuç bekleyebilir miydi/< acaba? “Dahi” anlamındaki de-da’ların, soru mı-mu’larının ayrı yazılması gerektiği, öğretmenin umurunda değilse, kabahat öğrencinin mi olur? Önündeı;ı geçtiğim !isenin kapısında bir levha: “Okuma-yazma seferberliğihe sende katıl” (“sen de” değil) TBMM’nin açtığı yarışmanın kocaman bez ilanında “milli” kelimesi, “milSi~in tersi olan “milli” diye yazılı.

Kapatılmış Dil Kuru-m’ munun uzatmaişareijerinikaldırdığını söyler çevrenizdeki herkes; ama vazgeçip yeniden kendilerine öğretilmediği. veya gereken önem verilip iyi öğretilmediği – i
çini koca üniversite (iğrencisi sıfat’la zarfın farkını bilmiyorsa, bu millet, birliğinin en güçlü bağıolan diliylenasıl güzel yazar, nasıl güzel konuşur? Birbiriyle zengin sözlüklü, seviyeli bir üslup içinde ı;ıaSll anlaşır? Sözlüğünden önce müsikisinin ırzınageçilmiş bubağlam’lı=saptam’lı Karagözeeyle ilmi ve edebi eserleri nasıl verir? Bülbül gibi İngilizce şakısak bile, bu maharetimiz kendimizden gittikçe artan bir hızlal1zak1aşmamıza, bütün güzelliklerimize yabancılaşmamıza engel olabilir mi? Bazıları, amacın da zaten Türkleri, Filipinliler gibi, birbiriyle İngilizce k0nuşan bir millet haline getirmek olduğu görüşündeler. Baksanıza, elini midesine koyup “Yürağım ağriy tohtıır beg” diyen köylü hastasıyla İngilizee anlaşacak doktorları’yarattık’ bile. “Alış-veriş Merkezi” sözü bir yerimize birşey batırmış gibi, “Shopping Centerlardan geçilmiyor. Acık daha gayret edip, birbirleriyle “Nasılsın, canım?” anlarmna Fransarapça “Comment vas-tu, habibi?” diye konuşan FasWarla Cezayirlilergibi, bakkal-manav- dönercilerle İngilizce konuşabilsek, belki bizi topluluklarına bile alabilirler. Ne dersiniz? Why not yani, di mi? Ta 1948′de şu kıt’ayı söyleyen Neyzen Tevfik, iyi ki bugünleri görmemiş:

Çürüdü memleketin içyüzü çöktükçe temeli
Şimdilik harlee karşı yerimiz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın
Tükürür zannederim çehremize tarihi!

Batıyı anlamak – IX [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:

Çalgı mı, Saz mı?

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 25 Mar 1995

Yarım yüzyıllık ömrünü hayat, şart, hatıra, sebep, imkan, ihtimal, misal, lüzum, ihtiyaç gibi bin yıllık kelimelerimizin yerine, sözüm ona öz Türkçe yanlış ve çirkin karşılıklar yerleştinne oyunuyla geçinniş ve nihayet kapatılmış olan Türk Dil Kurumu’nu; önce Fransızca, sonra Almanca, en sonra da İngilizceden (yani kim güçlüyse ondan) gümrüksüz-vizesiz Türkçeye alınan binlerce kelime ve deyimin (hatta dilbilgisi kuralının) yabancılığı hiç rahatsız etmemişti.

Sonlarındaki tamlama takısından başka şeyi Türkçe olmayan bilet gişesi, istasyon şefi, fizibilite raporu, rehabilitasyon ünitesi, fiks menü, lig maçları fikstürü, telekomünikasyon, fizik kondisyon, TV spikerlerinin 50 yıl sonra hala enternasyonel dediği enternasyonal fuar, kontuar, laboratuar, fermuar, jartiyer, kartonpiyer, ropdöşambr, banyo, tualet, lavabo, koruma timi, deşarj olmak, stres atmak, vs. vs. Ne ekonomik-teknolojik gücümüz, ne de dil şuurumuz bu kelimelerin kültür sömürgeliğimizi yüzümüze çarpan gibi dilimizin baş köşesine geçip kurulmalarını engellemeye yetmedi. Bu konuyu şimdilik burada bırakalım. Ama Türkçede kullanılan Arap ve Acem asıllı öyle kelimeler var ki, yerlerine “öz Türkçe” kelimeler bulunup konsa dahi, zaman içinde yüklendikleri farklı anlamlar seb~iyle, yaklaşık veya yetersiz karşılıklarına tercihle her zaman. kullanılmaya devam edeceklerdir. Misal: Arap asıllı “hareket” kelimemizin “davranış, hız, devinim, yola çıkma, birlik yürüyüşü” gibi tek veya iki kelimelik karşılıkları var. Ama demiryollarının hareket memuru’na “davranış memuru” veya “devinim çalışanı” diyecek olsanız, sizi ya anlamazlar, ya gülerler. Yine Arap asıllı “memnuniyet” kelimesinin “kıvanç” diye bir karşılığı var. Ama, yeni tanıştığınız birine “Çok memnun oldum” yerine, ne kadar çağdaş ve kültürlü (!) olduğunuzu anlasın diye “Çok kıvandım” derseniz, herhalde “Afedersiniz, ne yaptınız?” veya “Ne oldu, niye kıvrandınız?” gibi sorularla karşılaşırsınız. İşte bu yazının konusu olan “saz” ve “çalgı” kelimeleri de böyledir.

Türkçede “Siz hangi sazı çalıyorsunuz?” denir. “Sen hangi çalgıyı çalarsın?” sorusundaki Türkçe, aynen “Bunun nedeni nedir?” diye konuşanlar gibi,dil eğitimi almamış kişilerin bozuk Türkçesidir. “Ama saz Farsça, çalgı Türkçe!” tarzında bir savunma gülünçtür. “Saz”ın veya -düşünmeden konuşan bazı kimselerin “çalgı aleti” dediği- “müzik aleti’nin Türkçesi diyelim ki “çalgı”. Bu durumda Oistrah veya Tanburi Gemil “çalgıcı” mı olacaklar?! Hemekadar, çok değişik anlamları olan “çalmak” fiilinden yapılmış “çalgı” kt:limemiz, Farsça “saz”ın karşılığı gibi görünüyorsa da, “çalgı çalmak”, “çalgıya gitmek”, “çalgıcılık yapmak”, toplumumuzda “saz çalmak”, “saz meclisine gitmek”, “sazendelik (veya saz sanatçılığı) yapmak” deyimlerinin yanında pek fazla itibarlı görülmemiştir. Mesela, ünlü ve saygın saz sanatkarlarımızın, kendilerini -faraza- “Bençalgıcı Güney Torhun” diye takdim etmeyi kabül edeceklerini düşünebilir misiniz? Çünkü çalgıcı, “para için her şart ve ortamda çalabi”Ien sazende” demektir. Eskilerin “oyunculuk, tiyatroculuk, hokkabazlık etmek” anlamında “i cra-yi lu’bıyat” diye bir terimi vardı.. Çalgıcılık da bir türlü lu’bıyat olduğu için çalgıcı esnafının mahkemede şahitliği kabül edilmez, çalgıcıya (kendi hallerine bırakılsalar yine onlara varacak olsalar dahi) kız verilmezdi. Zira bu mesleği icra edenler çoğunlukla “kıbti-i müslimın” denen esmer vatandaşlardan olurdu.

O halde hangi akla hizmet için koskoca bir Türk Musikisi Devlet Konservatuarı, Saz Yapım Bölümü’nün adını Çalgı Yapım Bölümü’ne çevirir dersiniz? Süpürge sapı, çanak~ömlek, teneke kutu gibi herhangi mr nesne olabilecek olan “çalgı” ile “müzik aleti” arasındaki farka aldırmadıklarından mı? Yoksa dünyanın bütün dillerinde iki kelimeyle söylenebilen “müzik aleti”nin tek keIimelik Türkçe karşılığının “saz” olduğunu bilmediklerinden mi?.. Geçende arkadaşlarla böyle dertleşiyordnk. Sohbetin bu noktasında, “Kuzum, güzel söylüyorsunuz söylemesine ama, diye söze karıştı sigortalı deve, benim nerem doğru ki? Sekizinci basamaktan prim ödedim, altıncı basamaktan emekli ettiler!..”

Çalgı mı, saz mı? [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:,

Fast Food Müziği

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 11 Mar 1995

Bu yazımn başlığına bakıp, “Allah Allah, demek şu ayaküstü aburcubur dükkanlarınında kendinemahsus müziği varmış!” diye düşünmekte haklısınız, sevgili okuyucular. Ama bendeniz böbrek nakil ameliyatı olmak üzere ABD’ye gitmeden önce -moda denen illetten hayatı boyunca uzak dunnaya çalışmış bir insan olarak- ne şu “çabukyemek” anlamıııdaki “fast food”u bilirelim, ne de bunun, hemen her Amerikalınm ağzındaki karşılığını: Junk foad” yani “çöp tenekesi yemeği”.

Zaman kazandırma gibi makul görünen bir kılıf altında Batı’nın bizim kültürümüze daima çöp tenekelerisoktuğunu,bu örnek enveciz şekildeanlatımyor mu? Ne dersiniz?.. Marshall yardınu adı altında kokmuş peynirlerle bozuk süt tozlarını bizim kültürümüze kim soktu?. Vücut ısısında erimediği içinyüksekkolesterol ve damar sertliğine sebep olan bitkisel yağı “margarin” adı altında kim soktu; mis gibi zeytinyağınııZln ve ısıtılıp köpüğü alınınca kolesterolü de kalınayan tereyağınıızın yerine?!.. Daha 5O yıl öncesine kadar halkımızın yabancıSl olduğu,içirtdeki tein-kafein birleşimi dolayısıyla sindirim bozuklukları, uykusuzluk, çarpıntı ve erken kireçlenmeye sebep olan çayı, bizim kültürümüze kim soktu (bin defa daha sağlıklı adaçayımızın, ıhlamurumuzıın, kekiğimizin yerine)?.. Kumar makinesi benzeri, attığınız parakarşılığında diliniziııa$!< kahve derneğe alıştığı (belki yarın daha çağdaş olsun diye blucinli papyonlu ente’fterimiz “kofi” demeyi yeğlerler) kahverengi sıcak suyu veren Qtoınat pisliğinikiınsoktu kültürümüze? Siz, “recyele” yolu ile geldiği çöplüğe”geridönecekkarton bardakıan içilen bu nanenin “kırk yıl hatırı” olabileceğine inanıyor musunnz? Kör alıcılar olmasa, kör\atıcılar nasıl yaşardı acaba?!..
Hele, çalışıın.çalışmayanhemen kütün hanımlarımızın; önce çocuklarının sağlığı için kanser tehdidi taşıyan MSG (mono sodium glUW1nl1J,e) ile hazırlandığına dikkat bile etmeden, paketlenmiş yiyeceklere alışmaları (ıo yıl bile dursa bozıılmayacak şekilde kimyevi koruyucu veboyalafla dejenereedilmiş,üsteıik dondurulmuş yiyecek, gıda değil, posadır), çabuk oluyor mazeretiyle (aslında tembellikten) doğranıp dondurulmuş (yani besin değeri sıfırlanınış) patates, havuç, bezelye ve soğanlarla; kanserojenliği sabit olduğu için Amerika1ının dahi terkettiği “micro wave” fırınlara özenmeleri; içindeki ! Washington’da kaldığım 00 yıl içinde, McDonalds, Kentucky Fried Chicken, 7-Eleven türü yerlerde yemek yiyen, aklı başında bir tek Amerikalı gömıedim dersem inanınız; en azından çevremdekiyüzlercemüzik ve tabiat dostU içinde. Ha, onlar ne mi yerler? Amerikalının, bilirsiniz, hamburger, “hotdog” (sosisli sandviç) ve “popcom” (patlamış mısır) dışında milli yemeği yoktur (çlünyaya külahı nasıl ters giydiririz diye düşünmekten, mutfak kültürlerini geliştirıneğevakit billamamış olmalılar!). Bu yüzden en çok düşkün oldukları, Çin, Hind, Tayland başta olmak üzere Meksika, İran ve İtalyan yemekleri. Can1an Türk yemeği istediği.zaınan da köşedeki Rum lokantasına giriverirler. Tabii bilmeden!’Dolmilkis’in, peynirli borekis’in, musaka’nın, “cayro” diye okuduğu “döner”den çevimıe “ğyiro”nun aslını ne bilsin Amerikalı? Peki, Türk lokantası vardır da mı gitınezler? Yoo. Biz kendimizden vazgeçmeğe karar vereli neredeyse 15O yıl olduğu için, güzelim yemeklerimizin Amerikalıya tanıtılması en varlıklı lokantacılanmlZı bile pek ilgilendinnez. Biz dışarıya yemeklerimizi değil, tııristik ayin ekiplerimizle müzelerimizigötürürüzl OySa, mesela başkentWashington’da bir Konyalı, bir Hacı Salih, bir İskender niye olmasın? Ama iyi ki, ABD bizden vasıfsiz işçi istememiş, yoksa bütün Amerikayı;Almanya gibi lahmacun kokuturduk!..
Iyi, güzel de bütün biinların müzik1e ilgisi ne, diye soracaksmız, değil mi? Ilgisi şu: Til, üstün Çin beylerine hoş görünmek için kendi adlarını bırakıp Çin adları alan atalanmız Göktürk’lerden beri;niteliği ne olursa olsun “yeni” ve “yabancı”ya olan zaafımızı dünyaya o kadar güzel anlatımşız ki, müzik de dahil olmak üzere her türlü sanatkültür, yiyecek-giyecek ve dil atıklarını bize boşaltmaktan büyük keyif alır olmuşlar. Tabii biz de biinları kendimizinkilerin yerine beniırisemekten! Her yaştan gençlerimiz çöp tenekesi yemeğini kola’layıp bayılarak mideye indirirken, kulak zannı zorlayan gürültüyü müzik, eşliğindeki,yamyam tepinmesini de -ne yazık- dans zannediyorlar. Bırakın gece klüplerlyle pavyonları ya ömür boyu sürecek bir kutSal beraberliğin töreni olan düğünlerimizdeki oryantal genç kız ve ev hanımlanmızın haline ne diyeceğiz?!.. Hadi mide zehirlenmesi tıbbi yoldan tedavi edilir diyelim. Ya kültür zehirlenmesi?.. Biz, Mehterdeki ilıtişanun ürpertisiyle teslim aldığımız düşmanı, müzik1e fethediyordllk. Beethoven şahit! Onlar, kültür zehirlemesiyle sömürgeleştiriyor, maymiinlaştınyorlar. Yaratan şahit!

Fast food müziği [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:, ,

Müziğimiz Teksesli mi? (1)

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 14 Jan 1995

Müzikle biraz olsun ilgili olup da “çok sesli müzik, teksesli müzik” deyimlerini duymamış olan herhalde yoktur. Zira insanımız bu deyimlerle ta ortaokul sıralarından itibaren tanıştırılır. 70 yıl boyunca ortaokul ve lise müzik kitaplarında öğretildiği şekliyle tek sesli müzik, adı üstünde tek sesli, ilkel, çağdışı alaturka müziktir (yani kendi müziğimiz).

Çoksesli müzikse, adı üstünde çok sesli, gelişmiş, çağdaş ve evrensel “klâsik müzik”tir. Şu klâsik müzik sözü ne zaman geçse, “Siz klâsik müzik sever misiniz?” diye soranları, “Hangisini kastediyorsunuz, bizim klâsik müziğimizi mi, Batınınkini mi” sorusuyla şaşkına çevirdiğimi keyifle hatırlarım. “Eııı, tabiî Batı klâsik müziği” diye düzeltmek zorunda kalan bu yarı cahillerin aklına, bizim de bir klâsik müziğimizin olduğu hiç gelmez çünkü. Neyse gelelim konumuza. Nedir şu teksesli—çoksesli meselesi? Ve nasıl bir ilgisi vardır çağdaş ya da çağgerisi olmayla?

Tabiatta hiçbir müzik sesi yalnız başına değildir; doğuşkan veya armonik adı verilen, ana sesin önce 8’lisi (oktavı), sonra 12’lisi (5’lisi), 15’lisi (4’lüsü), 17’lisi (büyük üçlüsü) vs. düzeninde ve hep daha hafifleyerek giden yan seslerle birlikte duyulur. Bu demektir ki, birden fazla sesin aynı anda duyulması demek olan armon, sesin tabiatında vardır. Peki o zaman, armoni, kontrpuan, füg gibi polifonik sanatın temelini oluşturan bilim ve teknikler ne olacak? Söyleyelim. Birlikte iş görme alışkanlık ve verimini müzik eşliğinde (bir tür heyamola tekniğiyle) artırmayı amaçlayan Kilise, insan seslerinin önce kadın ve erkek olarak ikiye, onların da kendi içinde üçe ayrılmasından yararlanıp, herkesin ses imkanlarına göre rahatça söyleyebileceği ezgileri farklı tonlarda notalarla göstermiş, böylece aynı ezgiyle eşliğin birden fazla müzik dizeği (porte) üzerine yazılıp söylendiği bir şarkı tekniği doğmuştur. Insan seslerinin yapısındaki tabiî farklılık çalgıların yapısında da olduğu için, bunların da malzeme, ses hacmi ve teknik imkânlarına göre, aynı anda çalınan farklı ezgilerin oluşturduğu bir çalgı tekniği meydana gelmiştir. Zamanla sesler, sazlar çoğalmış, müzik dizi ve aralıkları sadeleştirilmiş ve ortaya kendi felsefesi ve imkânları içinde ihtişamlı bir müzik âbidesi çıkmıştır. Ancak bu sanat kendi insanlarını dahi uzun süre tatmin edememiş, atonal, çeyrek sesli, dodekafonik, elektronik vb. adlarla yeni türler aranmıştır. Biz ise; Batı oktavının 12 sesine karşılık 43 perdemiz, onların 5 temel dizi (4 minör, 1 majör) kalıbına karşılık 587 makamımız, yine onların 2 ve 3 zamanlı sadece iki temel ritmine karşılık 80 değişik usûlümüzle, tek sesli olmak şöyle dursun, bin renkli sesler ve ritmler okyanusunda yaşamayı yeğ tutmuşuz. Şu kısa açıklama dahi, “Türk müziği tek seslidir, onun için ilkeldir; Batı müziği çokseslidir, onun için gelişmiştir” sözlerinin ne kadar zavallı, ne kadar cahilce olduğunu isbata yeter sanırım.

Müziğimiz Teksesli mi? (1) [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:,

Alaturka’nın Aslı

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 31 Dec 1994

Sevgili okuyucular,

Müziğimizin adının “alaturka” olmadığını, ona bu adı alaturka kafalıların taktığını izaha çalıştığım ilk yazımda, bu sözün nereden çıktığını ve ilk defa kimler tarafından kullanıldığını gelecek yazıda açıklayacağımı söylemiştim. Şimdi onu yapıyorum.

Müziği harp sanatında kullanan ilk uluslardanız. Tarihin tanıdığı ilk atalarımız olan Hunların, ikisi nefesli, dördü vurmalı olmak üzere altı tür çalgıdan oluşan, “tuğ” adını verdikleri büyük bir askerî müzik takımları vardı (tuğ sadece sancağın değil, aynı zamanda bu kurumun da adıydı). Hunca adları ve Türkçe karşılıkları ile bu sazlar şunlardır: Yurağ (zurna), borguy (boru), küvrük (kös), tümrük (davul), çanğ (zil) ve çokan (çevgân). Ordunun önünde yürüyen çalıcı mehter’lerin elindeki yüzlerce zil ve çevgân ’ın (at kılları ve çıngıraklarla süslü ritm sopası), fil, deve, at ve katırlara bindirilmiş yüzlerce kös, davul, nakkare, zurna ve borunun, özel amaçlarla bestelenmiş savaş havalarına karışan ihtişamı, üç günlük yoldan duyulan ve ağır ağır yaklaşan ürpertici gümbürtüsüyle düşmanda savaşacak moral bırakmıyor, savaşların çoğu korkudan oraya buraya kaçışan düşmanın teslim alınmasıyla sonuçlanıyordu.

Sadece savaşlarda değil, Avrupa başkentlerinde elçi heyetlerimize eşlik eden şatafatlı takımlarla da tanınan mehter mûsikîmiz, Batı’nın ordularını korkuttu, ama bestecilerini etkiledi. 18. yüzyıl başlarından itibaren imparatorluğun askerî gücü zayıflamaya başlıyor, ama alla turca, yani Türk müziği tarzında opera, senfoni ve konçertolar besteleme modası salgın halini alıyordu. Batı’da “Türk asrı” olarak bilinen 18. yüzyılda Haendel’le başlayan “Türk konulu opera” akımı Gluck, Grétry ve Haydn’ın eserleriyle moda olmuş, Mozart ve Beethoven gibi dahiler bile bu etkiden kendilerini kurtaramamışlardı.

İşte dilimizde “alaturka” şeklinde söylenen Italyanca alla turca sözü uluslararası bir müzik terimidir ve sadece “Türk (askerî müziği) tarzında” demektir. Ne var ki, Napolyon’un dostu III.Selim’le başlayıp II.Mahmut’la yerleşen Batı hayranlığı, Ingiliz ajanı Mustafa Reşit Paşa’nın 16 yaşındaki çoçuk padişaha imzalattığı Tanzimat komplosuyla gerçek bir kangrene dönüşünce, beyin travmasına uğrayan Osmanlı aydınının gözünde Batı’dan gelen herşey modern—güzel—faydalı, yani alafranga, kendinin olan herşey geri—çirkin—zararlı, yani alaturka oldu. Oysa Batılı bestecilerin kullandığı şekliyle alaturka sözünün ne klasik müziğimizle ilgisi vardır, ne tualetle (ki biz onu hep alafrangalığa lâyık görmüşüzdür, alaturka olan zavallı helâdır!), ne takvim—saat—yemek türlerimizle, ne de..10 milyonluk köyde, çaydanlığın içinde kalmış çayı, suyu ile birlikte üçüncü kat balkonundan sokağa boşaltan görgü ile! Hepinize mutlu yıllar…

Alaturka’nın aslı [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:

Kültürümüzün Müziği Değil

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 24 Dec 1994

Türk popu denen, Batı’da kopya edilen hemen herşey gibi, önüne “Türk” kelimesi kondu mu halka bizimmiş gibi kabul ettirilebileceği sanılan bir eğlence müziği türüdür. Yüzyılımızın ilk çeyreğinde Celal Ince ve Fehmi Ege’nin tangolarıyla başlamış, Ilham Gencer ve Ayten Alpman’la önce Hafif Batı Müziği, sonra halka daha sempatik görünmek için Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği kılığına girmiş; nihayet Berkant, Kızılok, Selçuk Ural, Alpay, Cem Karaca, Barış Manço, Modern Folk Üçlüsü ve Erol Evgin’le Türk müziğinin usûl ve motiflerini kullanma ihtiyacını duymuş, M. Ersoy’la Türk Kalipsosu, Erol Pekcan’la Türk Cazı, sonunda da Ajda Pekkan ve Sezen Aksu ile Türk Popu olmuştur. Bundan sonra nereye mi gider? Batı (yani ön tekerlek) nereye giderse o da oraya! Türk Popu’nun beste anlayışı da, sözleriyle, kaynağı olan Batı ülkelerindekilerden farklı değil. Çünkü bu tür bizim kültürümüzden doğmuş, orijinal (yani millî) bir müzik türü değil, ithal bir müzik. Aynen, klâsik müziğin ünlü Rus Beşleri’ne özenip kendilerine “Türk Beşleri” adını takan, sözümona “çağdaş” (oysa Batı’nın 200 yıl öncesinin kopyası) Türk bestecileri gibi. Ithal olduğuna göre de bunda ne beste, ne güfte açısından bizim toplumumuzun zevk, kültür ve gelenekleriyle bağdaşır birşey bulamayız tabiî. Adı üstünde, ithal. Peki niçin ithal? Çeşitli tarihî, siyasî ve sosyolojik sebeplerle, teknoloji yarışının galipleri, üstünlüklerini ilelebed devam ettirebilmek için, sanat da dahil olmak üzere ürettikleri herşeyi kuyruğun sonundakilere empoze ederler; bunların içinde ihtiyaç fazlası vardır, çok eskiyip kullanılmaz hale gelmiş olanlar vardır, hiç kullanılmamış “kobaylık” safhada olanlar vardır. “Bak bu seninkinden hem daha kaliteli (çünkü biz yaptık), hem de ucuz (çünkü sen bizim kadar ucuza mal edemezsin) derler. Geridekilerse yazık ne yapsınlar, “çağdaş uygarlık düzeyi”ne karşı ayıp olmasın diye dilleri dışarda öndekilere yetişmek istiyorlar ya, onlar ne verirse alır, bunları yemek, bunları giymek, bunları dinlemekle çağdaş olacaklarını zannederler. Onlar sömürür, hem kazanır, hem de eğlenirler. Ancak bu söylediklerimden, halkın ürettiği müzik türlerine toptan karşı olduğum zannedilmesin.

Çünkü bir toplumda halk (yani sosyo—ekonomik şatları ve kültür yapısı açısından çoğunlukta olan nüfus) olduğu sürece, bu nüfusun kendine göre bir konuşma, bir giyinme, bir yemek yeme tarzı olduğu gibi, bir müziği de olacaktır. Bu, dünyanın bütün ülkeleri için geçerli bir sosyal gerçektir ve beğenmeyen, eleştiren, yüzünü buruşturan, gözünü kapayıp kulağını tıkayan azınlıktaki nüfusa rağmen vardır, her zaman da var olacaktır. Adı lâzım değil, Istanbul’un eski belediye başkanlarından biri “Halkın hücumundan vatandaş plajlara giremiyor” diye bir beyanat vermişti de aylarca gülmüştük. Benim adım müzikte klâsikçiye çıkmış, ama inanıyorum ki pop müziğini reddetmek veya bütün sanatçılarını aynı çuvala sokmak, halkın kendisini reddetmekle aynıdır. Klâsikçi Türk müzikçilerin bugün övüp göklere çıkardığı “âşık bestekâr” Tanburî Mustafa Çavuş Lâle Devri’nin, Hacı Ârif Bey Tanzîmat’ın, onlar beğenmese de halkın gönlünde taht kurmuş olan Sadettin Kaynak Cumhuriyet’in, Müren ve Gencebay demokratikleşmeye çabalayan Türkiye’nin popçusu değiller midir? N’apalım klâsikçiysen? Tek doğru senin yaptığın mı? Senin dışında ne varsa ille de hepsi kötü ve çirkin olmak zorunda mı? Niçin sevimiyorsun, hadi onu beceremedin, niçin biraz anlamaya çalışmıyorsun? Ve tabiî, iyi yapanlara da saygı duymaya. Haa.. Kötü yapanlar mı? Tamam. Kötü yapan çok. Ama kötü müzik yapan sadece popçular mı? Senin klâsikçi çevrene bir baksana. Hem kötüyle yanlış sadece müzikte mi? Sen, aydınını bile eğitemediğin için bir gazeteci öldürüldü diye ezanı yuhalatan bir toplumsun. Hadi şimdi oralara girmeyelim. Esasen “kötü yapanlar” diyebildiğimiz anda, “iyi yapanlar”ın da olabileceğini farkında olmadan kabullenmiş oluruz. Bilindiği gibi müstehcen konu yoktur, müstehcen “anlatım tarzı” vardır. Sanat da böyle. Klâsik müzik kalitelidir, pop müzik âdîdir. Veya tersi. Ikisi de yanlış. Klâsiğin de, popun da, çok güzelinden çok berbatına kadar her türlüsü var. Herşey gibi “sanat”ın da yaratıcısı olan Allah rızası için, gözü kapalı hayran veya gözü kapalı düşman (yani yobaz) olmayalım; hangi konuda olursa olsun.

Gerçek Türk Popu’na gelince, onu da başta Gencebay’la Tatlıses olmak üzere, Neşe Karaböcek, Mine Koşan, Abacı, Sibel Can ve Kibariye temsil eder. Ama bir nokta var: Onların müziği hiçbir zaman müstehcen olmamış, bandıra bandıra yenilen pisliklere bulaşmamıştır.

Kültürümüzün müziği değil [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:,

“Alaturka” Türk Mûsikisinin Adı Değildir

Posted in Cinuçen Tanrıkorur by YazYaz on 17 Dec 1994

Sevgili AKSİYON okuyucuları;

Bu ilk yazımızda sizlere müzikli bir merhaba demek, benim için gerçek bir gurur vesilesi. Ama merhabamız “müzik”li mi, yoksa “mûsikî”li mi olacak? Ilk yazımızda, arzu ederseniz güzel sanatların en tatlısı olan bu meşgalenin adı üzerinde konuşalım biraz. Müzisyen veya müzik meraklısı olup da —yahut sadece tesadüfle— mesela Meydan—Larousse Ansiklopedisi’nde bu kelimeye rastlamışsanız, MÜZIK ve MUSIKI’nin iki ayrı madde olarak yeraldığını, iki ayrı uzmana yazdırıldığını ve tabii iki değişik tarif verildiğini herhalde görmüşsünüzdür. Ama nasıl olur, ikisi de aynı kelimenin değişik söylenişi değil mi? diyen çok haklı itirazlarınızı duyar gibiyim. Ben de sizin gibi düşünüyorum, ama ansiklopedi böyle demiyor. Bakın MÜZIK neymiş: “Melodi, ritm ve armoni bakımından ele alınan sesler bilimi.” Peki ya MUSIKI (onlar, hem kök, hem anlam bakımından zaruri olan uzatma—inceltme işaretlerine aldırmadıklarından böyle “Buzuki” uyumunda yazarlar)? Onun da tarifi şu: “Alaturka müzik” Yani mûsiki, melodi ve ritmi olup da armonisi olmadığı için müzik değil, müzik de alaturka olmadığı için mûsiki değil! Beğendiniz mi? Ilahi ansiklopediciler! Şu tutumunuz var ya, Tanzimat zelzelesinden bu yana Türk aydınının içine düştüğü “beyin travması”nı o kadar güzel anlatıyor ki! Bir kere mûsiki seslerin bilimi değil, sanatıdır. Ses bilimine herhalde biraz “akustik” denir. Bu bir. Ikincisi, sizin “alaturka” dediğiniz Türk mûsikisinin değil, beyin özürlülerdeki düşünce ve davranış bozukluğunun adıdır: Misafiri pijamayla karşılamak, arabanın camını açıp kül tablasını yola boşaltmak, konserde yanındakiyle sohbet etmek veya cak—cak ciklet çiğnemek, oruçlunun yüzüne sigara üflemek gibi.

Belli bir yaşın üstündeki insanlar, çok defa ağız alışkanlığıyla, bir kısmı bilgisizlikten, bir kısmı da kendilerini “alafranga” saydıkları için, kendi mûsikilerinden “alaturka helâ” der gibi (affedersiniz) “alaturka mûsiki” diye bahsederler. Bu sanatın mensupları buna alınırlarsa da üzerinde durmazlar; bu yanlış alışkanlığın bir gün kaybolacağını umar, sabrederler. Ama koca bir ansiklopedi, koskoca bir milletin 2000 yıllık mûsikisini “alaturka” diye nasıl tanımlar? Bu ne küstahlık, bu ne haramzâdeliktir? 10 ila 18 yaşlarım arasında 8 yıl bana Italyanca, Latince ve Fransızca hocalığı yapmış olan merhum Prof. Dr. G. Garino (1910—1979) bir gün derste şöyle demişti: “Sevgili çocuklar, şunu hiç unutmayın; kendi değerlerinin farkında olmayan veya bunları küçümseyen milletlerin, başka milletlerin gözünde değeri olmaz.” “Alaturka” sözünün Batılılarca ilk defa ne zaman ve hangi amaçla kullanıldığını da izninizle gelecek yazımızda konuşalım.

“Alaturka” Türk mûsikisinin adı değildir [Aksiyon]

Şununla etiketlendi:, , ,