YazYaz

Gizlenen Sevgili

Posted in İskender Pala by YazYaz on 17 Feb 2009

Aşkın sebepleri arasında en inanılmaz olanı belki de rüyada görüp âşık olmaktır. İnsan sevgiliyi rüyada her vakit görür ama rüyada yalnızca bir kez gördüğü birine sevgili der mi?

Bunlar olsa olsa Hüsrev ile Şirin, Vamık ile Azra hikâyelerinde olur. Gönlün, hiç mevcut olmayan birine tutulması, sanki hiç gerçeği olmayan bir şeyle geçim sağlamak gibi değil midir? Birisi hiç görmediği ve asla göremeyeceği bir güzeli sevdiğini söylerse herhalde aklından zoru olduğunu düşünürler. Ruhu ona telkin ediyormuş, temenni ve arzuları kalbini yönlendiriyormuş, bunlara inanmazlar. Oysa bir âşık, sevgilinin ay mı, güneş mi olduğunu bilemese de, aklının bir oyunu mu, hayalinin bir çılgınlığı mı olduğunu kestiremese de, gözlerine her daim onun görüntüsü girdiği müddetçe âşık değil midir? Âşık olmak için maddî varlık şart mıdır? Allah’ın güzelliğini rüyasında görüp ona âşık olan sufiye inanıyoruz da neden bu âşıka inanmıyoruz. Eğer ona inanmayacaksak aşk surete tapmaktan gayrı ne olur ki? O halde bir kişi sevdiğini karşısında görmeden de âşık olabilir. Sevgili için kaygılanmak da, hayaliyle mest olmak da, geceleri uykusuz kalmak ve seherlerde acı çekmek de hep âşıkın sevgiliyi görmeden yaptığı şeyler değil midir? Bir duvarın arkasında şarkı söyleyen bir kadını işitmek, bazen ona tutulmak için yeterlidir. Bazıları buna temelsiz bir bina gözüyle bakabilir, ancak âşık, o binayı inşa etmekte her zaman çok mahirdir. Zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında hayalinden ona şekiller çizer, kıyafetler giydirir, renk ve koku isnat eder, tavır biçer. Sevgili, âşıkın zihninin içinde yapılıp mükemmelleştirilir, âşıkın hayali ve tasarım gücü sevgilinin güzelliğini artırır. O şarkıcıyı bir yerde görsün, yahut görmesin. Şimdi kim bu şarkıcıya âşık olan kişiyi ayıplayabilir ki? Cenneti de ancak tasvirle tanıyor değil miyiz? Onun söylediği şarkılar kulağımızı doldurup kalbimizi ona yönlendirdiğinde genelde âşık onun güzelliğini sesine göre ölçmez mi? Eğer kendisini gördüğünde aşkı artıyorsa şarkıcıda onun sesine denk bir güzellik görmüş demektir. Ama eğer şarkıcının yüzü sesinden daha güzel ise bu âşıkı, sesten yola çıkarak güzelliği keşfettiği için tebrik etmek gerekmez mi? Cennetin en güzel tasvirleri bile cennetin yanına yaklaşmaktan uzak değiller midir? O halde, kainatta görülen bütün güzelliklerin “Mutlak Güzel”den bir iz taşıdıkları için güzel olduğunu söyleyen sufiler haksız sayılabilirler mi? Kim Allah’ın güzelliğine vurulup da ona tapınıyorsa aşkı mübarek olsun!..

Aşk hikâyesi

“İstanbul’da bir zamanlar, devletlulardan olan komşusunun oğluna gönlünü kaptırmış bir kız yaşarmış. Oğlanın hiç haberi yokmuş sevildiğinden. Kederi artıyor, umutsuzluğu büyüyormuş kızcağızın. Sonunda onun sevdasından yataklara düşmüş. İffetinden gidip halini oğlana anlatamamış. Anlattığı vakit “Ya inanmazsa!” diye korkuyormuş belki de. Sonra “Ya beğenmezse!”, “Ya yüz çevirirse!” gibi ihtimaller belirmiş zihninde. Bunlar da hastalığını artırmış, nergisceğiz erimeye, solmaya başlamış. Nihayet annesi gerçeği anlamış. Ona sırdaş olmayı teklif edip işin aslını öğrenmiş. Sonra da demiş ki “-Ona halini bir şiirle anlatmalısın!” Kız bu yolu denemişse de oğlan aklından geçirmiyor, zeki ve duyarlı olmasına karşın asla kıza toz kondurmuyormuş. Sonunda aşk hadden aşıp ölümcül raddelere gelmişken kader onlara fırsat tanımış, bir gece baş başa kalmışlar. Kızın kalbi yerinden oynayacak gibi olmuş, sabrı tükenmiş, amma iffetinden bir adım dışarı çıkmamış. Gecenin sonunda ayrılmak üzere kız ayağa kalkmış, fakat kalbi o sırada kendisine hükmetmiş ve oğlanı yanağından öpmüş. Sonra tek kelime söylemeden güvercin yürüyüşüne benzeyen bir yürüyüşle, kulağındaki küpeleri çın çın sallayarak çıkıp gitmiş.

Delikanlı çok şaşırmış tabii. Gücü takati kesilmiş, soğukkanlılığını yitirmiş. Öfkelenmiş, utanmış, sevinmiş, eli ayağına dolaşmış… Kız daha bahçe kapısından çıkmadan aşk tuzağına yakalanıvermiş. Ertesi gün yüreğinde ateş alevlenmiş, soluk alıp vermesi ritmini bozmuş, korkuları çoğalmış… Gözüne uyku girmeden üç gece geçirmiş ve dördüncü gün sabahleyin kızı görmek için evden çıkmış. Ne çare, kız o gece aşk yolunun son yolculuğuna yürümüş. Daha sonraki zamanlarda delikanlıyı hep onun mezarı yakınlarında dolanırken görmüşler.

Soranlara şöyle olmuş:

- Ona karşı öyle bir arzum var ki, bu arzuyla Allah’a yalvarabilseydim tüm günahlarım bağışlanırdı. Bu arzuyla dua edip istesem, vahşi hayvanlar merhamete gelir, insanlara zarar vermekten vazgeçerlerdi. İsterdim ki o hayattayken yüreğimi bir bıçak ile yarıp açsınlar, onu içine yerleştirsinler, sonra da göğsümü kapatıp diksinler. Böylece hep yüreğimde kalsın diriliş gününü başka yerde değil, orda beklesin, ben yaşadıkça o da yaşasın, kabrin derin karanlığına girdiğimde de yine kalbimin içinde kalsın.

[BERCESTE]

Sînene aşk ile elifler kes

Bilsin ol servi sevdiğin herkes

Bakî

Ey âşık!.. Bağrına aşk ile selvi biçimli çizikler çek; ta ki o selvi boyluyu sevdiğini herkes anlasın.

Gizlenen sevgili [Zaman]

Şununla etiketlendi:, , , , ,

Yusuf ile Zeliha

Posted in İskender Pala by YazYaz on 10 Feb 2009

Aşkın insanlar üzerinde etkin bir gücü, keskin bir egemenliği, yadsınamaz bir hakimiyeti, çürümeyen bir nüfuzu, dayanılmaz bir baskısı vardır.

En sıkı düğümlenmiş düğümleri çözen de, katılıkları eriten de, buna karşılık sağlamları sarsan ve yasak olanı serbest bırakan da odur.

Aşk, göz ile kalp arasında bir maceranın tanımıdır ki evveli yalnızca bir bakıştır; gerisi vesairedir… O ilk bakıştan sonra âşık durmadan sevgiliyi seyretme, ona bakma arzusu duyar. Çünkü göz ruha açılan büyük bir penceredir. Gönlün sırlarını keşfe çalışır ve en gizli düşünceleri bile açığa vurur. Âşıkın gözü sevgiliden başkası üzerinde eğleşip durmak istemez. Mıknatıs, çekim gücünü göz ile sevgili arasındaki ilişkiden almıştır. Dilbilgisinde sıfatın isme uyduğu gibi göz de sevgiliye uyar, onda eriyip sonsuzluğa karışır.

Eğer sevgiliden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olunmuşsa aşk kapıda demektir. Bu durumda sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü her şeyden dolayı hayret etmek, saçma sapan hatta yalan şeyler bile konuşsa ona hak vermek, haksız olduğu zamanlarda bile onu doğrulamak, ne yaparsa, ne derse peşini sürmek hep aşkın halleridir. Hatta birbiriyle çelişkili durumlar bile bu aşk için söz konusudur. Ayrılık acısının âşıka hoş gelmesi, zamanla ondan zevk alması gibi mesela.

Aşk ilerleyince sevgilinin derdini çekmek mutluluk olabilir. Tabiatta herhangi bir şey haddini aşınca zıddına dönüşür. Bir arabanın tekerleri çok hızlı dönmeye başlayınca sanki tersine dönüyor gibi görülür. Yani bütün trajedilerin sonu komedi, bütün gülmelerin sonu gözyaşıdır. Sevincin de hüznün de aşırısı insanı öldürür. Kahkahalarla gülen kişinin gözünden sonunda yaş akar.

Yıldız sürülerinin çobanları, olsa olsa yalnızlığı seçip inzivaya çekilen ve orada öylece ağlayıp duran âşıklardır. Gecelerin bitmez tükenmez uzunluğunda yıldızları sayıp yıldız yıldız gözyaşları dökerler. Âşıkların gözkapaklarıdır ki bulutlara bu konuda ders verir. Eğer Batlamyus yaşıyor olsaydı, yıldızların akışını gözlemlemek için aşıklardan kendisine bir gözlem ekibi kurardı. Eski bir doğu şiirinde “Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler değil, ancak gama müptela olmuş âşıklar bilir” denilmiştir. Bu doğrudur.

Aşk, gözyaşı ile gıdalanır, hasret ile beslenir. Yas evinde yüzlerce ağlayıcı olsa yine de en tesirlisi dert sahibinin ahıdır. Yüz dertli bir halka olup otursa, halkanın merkezi elbette en kederli, en yaslı olandır.

Anlatırlar ki Züleyha, Yusuf’u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder ama içten içe de hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder; eğer uyanık bulursa azarlayıp gidermiş. Azarlamasının sebebi de karşılık versin de sesini duyayım diyeymiş. Lakin Yusuf hiç cevap vermezmiş. Nihayet sesini çok özleyince bir köle çağırıp, “Hemen şimdi git, zindanda Yusuf’u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” emrini vermiş.. Köle emre itaate niyetlenmişse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bulduğu bir postu yere serip onu kamçılamaya başlamış. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Beri taraftan da Züleyha bağırıyormuş: “- Daha hızlı vur, adamakıllı vur!” Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:

- A güneş yüzlü, Züleyha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Hiç olmazsa bir kere omzunu aç, dişini sık, azıcık olsun kamçıya dayan!..

Yusuf elbisesini sıyırdığında köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış, can evi kavrulmuş. Sonra da Yusuf’un ah edişini duyan Zeliha’nın feryadı işitilmiş:

- Yeteeer!..

Kayıp gönül

Dünyalar güzeli Yusuf’a sordular:

- Ey Zeliha’nın gönlünü alıp onu perişan hale koyan. O senin yüzünden acze düştü de derdine derman olmadın; hasta bıraktın onu. Gönlünü kaptın ve geri vermedin. Geri versen ne olur; sen buna kadir değil misin?

- Ben onun gönlünü çelmedim. Ne onun bana gönül verdiğinden haberdarım, ne böyle bir kastım oldu. Onun gönlüyle bir işim yoktur benim.

O dostlar sonra Zeliha’ya sordular:

- Yusuf senin gönlünü nasıl çalmıştı? Dosdoğru söyle bize; gönlün sendeyse ve Yusuf’tan gönül istiyorsan bu, naz yapıyorsun demektir.

Zeliha yeminle söyledi:

- Bedenimdeki her kıldan gönlüm habersiz. Neden ve nasıl âşık oldu, âşık olunca nereye gitti, bilmiyorum.

Sonra o dostlar düşündüler:

- Gönül Yusuf’ta değil ama Zeliha’da da değil. Ne biri gönül almış, ne diğeri bir gönle sahip!.. Peki ama nasıl kayboldu bu gönül, nereye gitti? Bu bir sihir değilse nedir?

*

Peki o halde neden sormuyoruz: Kendi gönlünden haberdar olmayan kişi nasıl olur da başkasına yol bulabilir?

[BERCESTE]

Yüz sürer dâmânına bir gün Züleyha-yı ümîd

Sen heman ey Yûsuf-ı mısr-ı melahat ağır ol

Laedrî

Ey güzellik ülkesinin veya (Mısır’ın) sultanı!.. Eğer sen ağır(başlı) olursan, elbette bir gün ümit Zeliha’sı senin eteğine yüz sürecektir.

Yusuf ile Zeliha [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Mecnun’un Leyla’sı

Posted in İskender Pala by YazYaz on 03 Feb 2009

Günlerden birinde Mecnun’a rastlayan bir gönül ehli, onun halini bilen bir yolcu, bütün içtenliğiyle sordu:- Leyla hakkında ne biliyorsun? Bana Leyla’dan haber ver!Mecnun, o anda baş aşağı yıkıldı, yola serilip kaldı. Sonra inler gibi mırıldandı:

- Bir kere daha Leyla de! Eğer Leyla’yı bilmek istiyorsan bir kere daha Leyla de. Yoksa benden bir şeyler sorup durman beyhude. Madem Leyla diyorsun, soruna cevap olarak Leyla adı kafi değil mi? Ne kadar mânâ incisi delinse, yine de Leyla adı kadar değerli değildir. Leyla’nın adını andın mı, cihan içinde cihanlarca sır söyledin demektir. Leyla adı hatırımda dururken başka bir adı bir an bile ansam küfürdür bu.

Bunu duyan o gönül ehli, daha sonraki zamanlarda şu şiiri okuyup durdu:

Mecnun ki “La ilahe illa!” der idi

Teklif-i visal eyleseler la der idi

Şol mertebe meftun idi Leyla’sına kim

Mevla diyecek mahalde Leyla der idi

Leyla’nın Mecnun’u

Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir!..

- A ay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne geceleri gözümde uyku. Aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim.

Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti:

- A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım, başka neyin var?!..

Bu söz üzerine Mecnun, partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla’ya sundu:

- Vallahi, varlık âleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde, ovada, dağda, kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum; dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayağımdan çıkarmak için.

Mecnun, Leyla’nın kendisine acımasını beklerken Leyla sitem etti:

- İşte ben tam da onu arıyordum. Aşkta gerçek isen bu iğne sana nasıl layık oluyor, a perişan âşık!.. Bencileyin bir güzelin peşindeyken ayağına diken batsa o dikeni çıkarmak doğru olur mu? Eğer o dikeni çıkarırsan, seninkine vefa derler mi?!.. Sevgili yolunda ayağına diken batan âşık, onu elbisesine takılmış bir gül görmeli değil midir? Gül fidanı, bir gül elde etmek için bir yıl dikenlere sabrediyor da sen gül fidanından da aşağı mısın yoksa? Leyla’nın aşkıyla ayağına batan diken, onun başkalarına armağan edeceği yüzlerce gül demetinden daha değerli değil midir?

Leyla’nın ölümü

Yolunu şaşırmış Mecnun ordan oraya koşturup giderken biri ona, “Leyla öldü!” deyiverdi. Mecnun, bu kara haber üzerine derhal durdu ve ellerini açıp şükretti:

- Hamd olsun Allah’ıma!..

Bu sefer adam çok öfkelenip bağırdı:

- A aklı ve hayatı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanar, hem de neden böyle söyler, ölümüne sevinirsin?

- Ben, iyiliğini isteyip dururken o ay yüzlüden bir fayda elde edemedim. Bari kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin!..

Mecnun’un vuslatı

Günlerden birinde Mecnun’u bir duvarın üstüne oturmuş, ayaklarını sallandırmış otururken buldular. Kerpiçten duvarın üstünde gayet neşeli ve bahtiyardı. Kendince konuşuyor, işaretleşiyor, gülüyordu. Gelen geçen bu hale bakıp gülmedeydi. Nihayet bir gönül eri oradan geçti. Bakınca Mecnun’un yanında Leyla’nın da oturmakta olduğunu gördü. Başkasına gizli olan ona açılmıştı. Şükretti:

- Bir ömürdür koşup durdum… Çok da yoruldum… Ama sonunda bir araya geldiklerini gördüm!.. Çok şükür Allah’ım; sevenleri buluşturdun!..

Akıllı deli

Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah’ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyre koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekat şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun da kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı… Adam selam verdikten sonra Mecnun’a seslendi:

- Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.

O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:

- A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?

Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:

- Neden sordun ki?

- Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?

- Evet, Allah aşkıyla ve O’nun rızası için kılıyorum!..

- Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:

- Kendini yokla beyim, içini yokla… Ben Leyla’nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?

BERCESTE

Halâs olmak için ez-cân u

dil aşkından ol yârin

Dua etsem de dergâhında

ya Rab müstecab etme

Halîm

O sevgilinin aşkından kurtulmak için can u yürekten de dua edecek olsam, onu dergâh-ı izzetinde kabul etme Allah’ım!..

Mecnun’un Leyla’sı [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Şiirin Çiçekleri

Posted in İskender Pala by YazYaz on 27 Jan 2009

Eski şiirimiz daha ziyade soyut (mücerret) konularla ilgilenir ve somut (müşahhas) olanlardan örnekler seçer.

Bir şair çevresinde gördüğü nesnelere bakarak içindeki duyguları tarife ve izaha çalışır, oradan okuyucusuna zengin örnekler sunar. Apartman dünyasına sıkışıp kalmadığımız şu zamanlarda, şairler o eski yeteneklerini kaybettiler. Oysa atalarımız sık sık gözlerini tabiata çevirirler ve toprak ile ilişkilerini asla koparmazlardı. Onlar, tabiat ile haşır neşir olmakla, insanın Yaratıcı karşısında kendini bilmesi, tevazu duygusunu önemsemesi, ölümlü oluşunu hatırlaması gibi ruhsal pek çok bakış açısını kazanmak yanında bedensel bir sağlık kapısını da açık tutuyorlardı. Böyle bir toplumun bireyi konumundaki şair de gözlerini tabiata çevirdiği vakit onun elbette ki şairane görüntülerini önemsiyor, çiçeklerin renklerinden kendisine hayaller devşirip, desenlerinden sevgilisine esvaplar biçiyordu. Şeyhülislam Yahya Efendi,

Lale vü gül takınır oldu güzeller şimdi hep

La’l u gevher kıymetin ezhâr erzân eyledi derken güzellerin lale ve gül takınıp süslendiklerini, bahar çiçeklerinin mücevhercilerdeki yakut ve incilerin değerini iyiden iyiye ucuzlattığını söylüyor ve çiçekleri mücevher ile ölçüyorsa bu ancak tabiata rafine bir bakışın eseri olabilir. Keza onunla aynı çağda Sâmî, Sîmden mükemmeldir gonca-i zanbak güya / Dîde-i nergise arz etmede meyl-i zerkâr buyuruyor. Renkleri benzeştiği için zambak goncasını gümüşten, nergis çiçeğini de altından üstün gören bir beyittir bu. Arkasında nergise dair bir efsane (Narsisos), altın ve gümüşe dair nakit bir güzellik de gizlidir üstelik. Öte yandan, insanın doğum esnasında da ölüm esnasında da ağlayışlar ve gözyaşları arasında kaldığını, XVI. yüzyılda Rehayî mahlaslı şairimiz bakın bir su çiçeğiyle ne kadar zarif ifade edebilmektedir.

Hemân ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben

San ol nilüferim kim suda bittim suda yittim ben

Öyle ya, insan doğunca da yıkanır, ölünce de… Yahut doğarken de ağlar, ölürken de (ölüm anında gözden bir damla yaş çıktığı bilinir)… Demek ki insan oğlu bir nilüfer çiçeği misali, suda bitiyor, suda yitiyor. Önemli olan, doğarken ağlayanın ölürken gülebilmesi… Yahut, kişioğlu doğunca gülenlerin, onun ölümünde gerçekten ağlamaları…

Nergis, zambak, nilüfer iyi de, eski şairlerin en ziyade ismini andıkları çiçek hiç şüphesiz güldür. Doğu medeniyeti biraz da gül medeniyetidir. Kainatın şanlı nebisini güle benzettikleri içindir ki İslam ümmeti gülde bir başkalık bulur. Hele onun bülbül ile olan efsaneleri, hikayeleri, masalları bambaşka bir zihin zenginliğinin ürünü olarak şiirlere yansır. Selimiye’nin sahibi olan Süleyman oğlu Selim bakınız bir beytinde ne diyor:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız

Âteş kesilir geçse saba gülşenimizden

Pes doğrusu!.. Söylenir söz değil!.. Birazcık hayallerimizi zorlayarak yorumlamaya çalışalım: Bir bahçe düşünün; adı “ayrılık bahçesi” olsun. Bu bahçede kızıl güller mevcuttur; her biri alev alev yanmakta olan güller… Bahçenin bir bülbülü var; ufacık, avuç içine sığar bir bülbül. Lakin bu bülbülün mini minnacık yüreciğinde öyle muhteşem bir aşk var ki, tutuştuğu vakit ağzından feryad figan ile kıvılcımlar dışarılara sıçrıyor ve bahçedeki çiçekleri tutuşturuyor. Yani ki bahçenin çiçekleri yanmaya başlıyor, yandıkları için de kızıl alev rengine bürünüyorlar (Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller / Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller / Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer – Ahmet Haşim). Kızıl alevlerin kızıl güller olarak “ayrılık” denen bahçede her yeri kaplaması yetmiyor, o bahçeye yol uğratan serin ve selamet saba yeli, bir yandan rüzgar olarak giriyor amma bülbülün çığlık çığlığa nefesi onu da tutuşturuyor (ayrılık çeken bülbülün yüreğindeki ateşe o da yanıyor, yakılıyor) ve öte yandan alev tufanı olarak çıkıp gidiyor; Lut kavmini helak eden rüzgar gibi…

İmdi, azıcık düşünelim! Karşımızda küçücük bir bülbül ve muhteşemden muhteşem bir hayal var. Bir şiirin bunca derin olması, ancak yüzyıllar boyunca aynı hayallerin süzülüp imbikten geçirilmesiyle mümkün olabilir.

AY İLE GÜNEŞ

Bir gün Ay’a sordular:

-En çok neyi seversin?

-Güneşin tutulup ebediyen perde altında, bir bulutun gerisinde saklı kalmasını severim.

-Neden ona bunu reva göresin ki?

-Çünkü onu kendi gözümden bile kıskanıyorum. Üstelik güneşe olan aşkımla bütün âlemi nura boğmak gelir elimden!

-Sözün doğruysa eğer, gece gündüz durmadan ona koşmalısın ki ona ulaşabilesin. Ona ulaştığın vakit de zaten onda yok olursun, varlığın görünmez olur. O zaman onun ışıkları seni yakar, varlığını ortadan kaldırır. Aksi takdirde hangi küstahlık ile onun önünde ışık saçabilirsin?

-Ben yok olunca, onun cemaliyle öyle görünmeye başlarım ki, işte o vakit halk beni parmağıyla birbirine gösterir ve onunla bir olduğumuzu asla fark etmez.

BERCESTE

Mazhar-ı ism-i celal olmasa hakkâ lale

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lale

İzzet Ali Paşa

Lale eğer Allah’ın ismini taşıyor olmasaydı bu derece yücelere çıkmaz, böylesine kıymetli olmazdı. (Allah lafzı ile lale (ve hilal) ismi ebced hesabına vurulduğunda 66 rakamını verir).

Şiirin çiçekleri [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Şair

Posted in İskender Pala by YazYaz on 20 Jan 2009

Rivayettir ki bir musıkîşinas ile bir şair, hangisinin mesleği daha eski diye tartışıyorlarmış.

Musıkîşinas iddiasını delillendirmek üzere “-Musıkî elbette şiirden evveldir; çünkü Davud nebi Mezmur’unu teganni ile okurdu.” deyince şair taşı gediğine koymuş:

- O da bir şey mi azizim; Adem atamız Kabil’in işlediği cinayetten sonra oğlu Habil için bir mersiye söylemişti!

Şiirin ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmese de “şair” kelimesinin “tabiat üstü sihrî bilgiye sahip olan, sezerek bilen” anlamıyla kullanıldığından ve şairin “ayrı bir ilham kaynağı”na sahip bulunduğundan hareketle bu ayrıcalıklı sanat sahiplerinin en eski çağlardan beri toplumsal hayatta yer edindikleri söylenebilir. Nitekim tekamülünü tamamlamış en eski şiir metinlerine sahip Arap edebiyatında, Ferazdak, Hutay’a ve Kusayyir gibi cahiliye devri şairlerinin kendilerine şiir talim eden birer cinleri olduğundan bahsedilir. Bugün ilham dediğimiz bu esrarengiz kuvvet, şairi, söz bakımından diğer insanlardan farklı ve üstün kılar. Şamanların raks ve musıkî yanında şiirle de manevi nüfuz ve sihir icra etmeleri, hatta bazılarının şair olmaları yine aynı ilham üstünlüğünden kaynaklanır.

Cahiliye devri Arap şairi kabilesini ve akrabalarını medh ü sena eden, kahramanlıkları öven, kahramanların ölümünde mersiye söyleyen, düşmanları yeren (hecâ) ve bunun için de genellikle olmayacak mübalağalara başvuran bir nevi kahin veya büyücü, sözleri de büyü ve yalan idi. Nitekim altı yerde şiirden ve şairden bahseden ve bir suresinin de adı Şuarâ olan Kur’an-ı Kerim şairin bu tavrını eleştirip “Şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacak[dık]ları şeyleri söylerler (Şuara, 224-226).” buyurmuştur. Ayrıca şiirlerinde din dışı, hatta din karşıtı mesajlar bulunduran bu şairlerin sözleri ile vahiy ve ilham sonucu Hz. Peygamber’e verilmiş ayetlerin karıştırılmaması gerektiği ikazında bulunan Kur’an, hak söz ile batıl arasındaki ayrıma dikkat çekmekle kalmamış, hakkında “Bizim ona öğrettiğimiz şiir değil, onun buna ihtiyacı da yok (Yasin, 69).” buyrulan Hz. Peygamber’in şairden üstün olduğuna işaret ve vahyi tebliği hususunda ona şairlik isnat edenleri de şiddetle ikaz etmiştir. Nitekim İslâmiyet’ten sonra Arap şairlerinin toplum içindeki müstesna mevkileri sarsılmış, kaynağı ilham-ı Rabbanî olan şiir ile nefsanî şiir peşinde yürüyen şairler ayrışmış, iktidar sahiplerine yaranma kaygısı ön planda olan manzumeler revaç bulmuştur. Bu süreçte değişmeyen tek kural, sözü en fazla süsleyen, yani yalanı en maharetli söyleyen şairin en beliğ şair sayılması kuralı idi (Burada Fuzulî’nin “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” dediğini hatırlayalım). Nitekim Hz. Peygamber şiiri açıkça övmemiş ancak Hassan b. Sabit’in gerek kendisi ile ashabını methedici, gerekse savaşlar sırasında düşmanları hicvedici şiirlerine sessiz kalmakla onay vermiş ve “Şüphesiz ki şiirin bazısında hikmet (…) ve (…) bazısında sihir vardır. (Ebu Davud, Sünen, V, 276, 277; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 456; V, 125)” buyurarak musamahakâr davranmıştır.

Eski Yunan ve Mısır’da, tapınaklarda görev alıp ayinlerde manzum parçalar söyleyen kahin şairlerin varlığı M.Ö. 3000 yıl geriye doğru takip edilebilmektedir. Türk edebiyatının bilinen ilk şairleri ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen “ozan”lardır. Ortaasya’daki göçebe Türk toplulukları arasında ilden ile, obadan obaya gezerek haber ve bilgi akışını sağlayan, düğün ve şölenlerde destanlar tertip edip yeni şiirler söyleyen ozan, saygın bir kişidir. Uygurlarda musıkî eşliğinde ırlayarak sihir yapan, gaipten haber veren, hastaları tedavi eden baksı veya kam da tıpkı şamanlar gibi birer şair idi. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra uzun müddet halk arasında aynı kimlikle yaşayan “ozan”lar daha sonra “âşık” kimliği kazanıp saz şairi veya halk şairi olarak anılmışlardır.

Gelenek içinde yüzyıllar boyunca divan şiirinin ağırlığı hissedilirse de tasavvuf muhitlerinde, tıpkı halk şairi dediğimiz “âşık”lar gibi tamamen ilahi aşk saikiyle şiir söyleyen manevi ilham sahibi insanlar yaşamıştır. Kuddusî’nin “Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş” dizesinde kimlik bulan bu kişiler, tasavvuf geleneğini devam ettiren misyon adamları olarak büyük bir vazifeyi başarmışlardır. Saz şairi olup bir pirden el alarak (badeli âşık) manevi ilham ile şiir söylediklerini iddia edenler ise irfanî halk kültürünün zengin portreleridir.

Her çağda toplumdan itibar gören şair kendisine itibar veren milletinin dilini yapar, kimliğinin sağlamlaşmasını sağlar. İster şen şatır veya asabî bir âşık, ister gür sesli bir kahraman, o, şiirindeki güç kadar ölümsüz olan adamdır.

Bugün şair kelimesinin anlamı genişlemiştir. Artık belli kurallar (kafiye, vezin, edebi sanatlar vb.) çerçevesinde manzumeler nazmetmesi umulan “nâzım”ın yerini hayal ve çağrışımlara dayalı dizeler ortaya koyan söz sanatçısına bırakmıştır. Bu serbest ortam, şair adayının gerek şiir eğitim ve birikimini, gerekse tarihsel süreçteki usta şairleri tetkik ve taklit mecburiyetini olumsuz etkilemiş şiirin sanat alanını daraltmış, eski meslektaşlarına nazaran işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü artık o, kelimeleri sesler ve ses uyumlarıyla en güzel biçim ve sıralanışta kullanmak zorundadır; duygu, hayal ve fikir buluşlarıyla insan gönlüne ve ruhuna hitap etmelidir, muhatabını farklı duygulanmalar, izlenimler ve heyecanlara yönlendirmelidir. Bütün bunları yaparken de yazık ki kafiyelerin musıkîsinden, veznin ahenk ve rintminden, yahut edebiyat sanatlarının derinliğinden mahrumdur.

BERCESTE

Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı

Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı

Zamanımızda şair geçinenler çoğaldı ve şair azaldı.

Yok, yok… Öyle de değil!.. Şairin yalnızca adı kaldı…

Sâbit

Şair [Zaman]

Şununla etiketlendi:

Hekimliğe Dair

Posted in İskender Pala by YazYaz on 13 Jan 2009

Tıp kelimesi sözlüklerde ‘hastalıkları iyileştirme, onların sebep ve sonuçlarını araştırma ilmi, hekimlik’ olarak tanımlanıyor.

Buna göre tıp bir bilim alanının adıdır ve daha ziyade hastalanan bünyeyi sağaltmayla alakadardır. Öte yandan kainatı kuşatan en ince sanat eserlerinin (canlı bünye) yine en ince verileri (yapısal özellik) üzerinde çalışmak açısından da bir sanat alanıdır. Yani sağlıklı bir bünyenin sağlıkla devamını sağlamak başlı başına bir sanat sayılır. Çünkü hastalanan bir bünyenin sağlığa kavuşturulmasından daha önemlisi, onu hiç hastalandırmayacak şekilde muhafaza edebilmektir.

Modern tıp işin bilim kısmıyla alakadardır. Oysa eski tıp kitapları sağlığın korunmasına öncelik vermişlerdi. Çünkü bedene isabet edecek bir ok veya kurşun yarasını iyileştirmekten daha önemlisi, ok veya kurşuna hedef olmayacak tedbirleri almaktır. İşte bu noktada, bütün varlığın sırlarını keşfedebilmek önemli sayılır. Eskilerin ‘akakir’ dedikleri eczacılık ilminde bitkilerin özelliklerini bilmek ne derece önemli idiyse kainat kitabını doğru okumak da o derece önemliydi. Bu yüzden eski tıp kitaplarının ilk bölümleri, kozmik olayların hastalıklarla irtibatı, sağlıklı beslenmenin doğru yolları, mineraller dünyası, bedenin tanınması ve -bütün bunlara rağmen eğer var ise- hastalığın teşhisi gibi konulara ayrılır ve bu genel bilgiler, sıradan insanların da irfanî kültürleri arasına katıştırılırdı. Eski tıbbın bu irfanî alanı, yaygın olarak bilinen ahlat-ı erbaa teorisi çevresinde gelişmiştir.

Ahlat-ı Erbaa, “bir şey ile karışan dört sıvı, dört hılt, dört halt” demek olup bedendeki sağlık dengesini düzenleyen “kan, balgam, safra ve sevda”dan oluşur. Buna seyyâlât-ı erbaa (dört akışkanlar) denildiği de vakidir. Her bir hılt insan vücudunda uzvi vazifeler görmektedir. Vazifelerini yaptıkları müddetçe kişinin mizacı dengelenip sağlıklı hali sürer. Ancak herhangi birinin diğeri üzerine galip gelmesi halinde emraz-ı cismaniye (hastalık) baş gösterir.

Geçen yüzyılın başlarına kadar pedagoji ve psikoloji ilimleri başta olmak üzere tıbbın bütün alanlarında, hastalığın teşhis ve tedavi usullerinin tespitinde ahlat-ı erbaa göz önünde tutulurmuş. O kadar ki şairler, her bir hıltın özelliklerini mazmunlar halinde kullanmışlardır. Ahlat-ı Erbaa hakkında en öne çıkan bilgiler şöyle sıralanabilir:

Kan: Dört unsurdan havayı ilgilendirir. Yeri karaciğerdir. Sıcak ve rutubetlidir. Rengi bulanır, kokusu bozulursa hastalıklı sayılır. Yağlı, tatlı ve kan yapıcı gıdalar çok yenildiğinde bünyede kan dengesi yükselir ve şiddetli baş ağrısı, tembellik, sersemlik kendini gösterir. Bu durumda ekşi meyve suları ve sirke gibi soğuk ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir.

Balgam: Dört unsurdan suyu ilgilendirir. Yeri akciğerdir. Soğuk ve rutubetlidir. İştahsızlık, hazımsızlık, unutkanlık, sindirim yetmezliği, beniz sararması gibi hallerle kendini gösterir. Bu durumda bal, zencefil, mısır, karabiber gibi sıcak ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir.

Safra: Dört unsurdan ateşi ilgilendirir. Yeri safra kesesidir. Sıcak ve kurudur. Safra dengesi arttığında gözlerde ve bünyede sararmalar olur, damak kurur. İnsanın içini huzursuzluk kaplar. Bu durumda şeker, arpa, salatalık, karpuz gibi soğuk ve rutubetli gıdalar mücerreptir.

Sevda: Dört unsurdan toprağı ilgilendirir. Yeri kalp ve dalaktır. Kuru ve soğuktur. Sevda bedensel bir rahatsızlıktan ziyade zihinsel ve ruhsal bir aşkınlık halidir. Mercimek, sığır eti, patlıcan, mısır, fasulye gibi kanın yanmasına yol açacak gıdalar sevdayı tetikler. Bedende durgunluk, uykusuzluk, vesvese, melankoli, düşünce bozukluğu gibi sapmalar başlar. Üzüm, zerdali, nergis, şeker kamışı, taze incir, kavun gibi sıcak ve rutubetli gıdalar mücerreptir.

Eskiler ahlat-ı erbaanın insan bedenindeki tezahürünü renk ile de ölçmüş ve bedendeki karalığı sevdaya, aklığı balgama, kızıllığı kana, sarılığı da safrana bağlamışlardır. Dikkat edilirse her hıltın mizacında sıcak veya soğuk, kuru veya rutubetli bir yapı mevcuttur ve bunların artması hastalığı getirmekte, tedavisi de ancak onun zıddı tabiat içeren bitkilerle olabilmektedir. Eskiler ısınanı soğutmuş, soğuyanı ısıtmış; kuruyanı rutubetlendirmekle, rutubetleneni de kurutarak tedavi uygulamışlar. Başarılı da olmuşlar üstelik. Yani eskilere göre tıp bir ilim olmak yanında bir kültür olarak da yaşamış ve bir sanat olarak herkesi hayran bırakmıştır. Nasıl ki Büyük Sanatkâr her eserine ayrı bir incelik gizlemiş!..

Not: Yazdıklarımız bir kültür malzemesidir. Siz siz olun, hekiminize sormadan tedaviye başlamayın.

Dört halt

Encümen-i Şuarâ toplantıları, yüzelli yıl evvelki edebiyatımızın en zarif ve bilge seviyede görüşülüp konuşulduğu muhitlerden biri imiş. Orada sohbetin çıtası çok yüksektir ve söz üst perdeden ve ariflere söylenir, cahil cühela takımı da buraya asla gelemezmiş. Anlatırlar ki böyle bir toplantıda söz dönüp dolaşıp insan anatomisinin edebiyata yansımasına gelmiş. Herkes meselenin ayrı bir veçhesini anlatıp fikirlerini açıklamış. Bir ara Namık Kemal, ahlat-ı erbaanın edebiyat yönünü anlatan ateşli bir konuşmaya başlamış ki herkes lâl kesilip can kulağıyla dinlemekte. O sırada dinleyenlerden biri heyecanla elini kaldırıp Kemal Bey’in sözünü kesmez mi?

- Kemal Bey, Kemal Bey!..

Bütün başlar o adama çevrilmiş, herkes meselenin yeni bir açılımını dinlemeyi ummakta:

- Kuzum Kemal Bey, ahlât-ı erbaa ne demek?

Sözünün böyle münasebetsizce kesilmesine kızan Namık Kemal, büyük bir ciddiyetle cevaplamış:

- Dört kere halt etmek demektir, azizim.

Hekimliğe dair [Zaman]

Şununla etiketlendi:

Osmanlı Arması

Posted in İskender Pala by YazYaz on 01 Apr 1999

Türkçe’de silahın bir adı da “arma”dır. Duvara yan yana veya çapraz asılan silahlar için eskiden bu isim kullanılırmış. Gerek sarayda, gerekse özel koleksiyonlarda teşhir edilen bu tür silahların sayıları artıp da tüfek, kılıç, mızrak, tabanca, kalkan, kolçak (pazubent, kolluk) miğfer vs. silahlar birbirilerine çaprazlama asılmaya başlayınca bu görüntünün bir sembol olarak kullanılma fikri doğmuş. Üzerine devleti ve milleti temsil eden diğer alamet-i farikalar (ay-yıldız, terazi, kitap vs.) da ilave olununca Osmanlı Devleti’nin arması doğmuş.

Osmanlı armasının en tepeden başlamak üzere üzerindeki semboller şöyle sıralanır:
Güneş kursu ve şualar: Kursun ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarının tuğrası yer alır. Onun altındaki yukarıya açık hilalde celi sülüs hat ile Arapça müsecca bir ibare yer alır ki üzerinde şunlar yazılıdır: “el-Müstenidü bi-tevfikati’r-Rabbaniyye; … Han-ı Melikü’d-Devleti’l-Osmaniyye (Osmanlı Devleti’nin hükümdarı olan … Han, Allah’ın muvaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer).” Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi vardır. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunur (Daha eskiden burada, hilalin üzerindeki cümle yazılı olurdu). Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kainatın merkezine yerleştirilmiş olur. Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden bir sorguç vardır ki köklerine bağlılığı temsil eder.

Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarda kırmızı ile gösterilir. Onun simetrisinde ise Hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerine üç hilal kondurulmuştur.
Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı istikametinde uzanan figürler şöyle sıralanır:
Sancağın üzerinde temrenli ok vardır. Sancak alem’inin altında baltacılar ocağının kullandığı tek taraflı ve çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra temrenli mızrak ve altında el siperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top (bu toplar Fatih zamanından itibaren Osmanlı ordusunun yegane ağır silahıdır) ve altında cenk kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran nefir ise nevbet vurulmasını, savaş ilanını ve bilahare mehterhaneyi temsil eder.

Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı istikametinde uzanan dekoratif semboller daha ziyade modernite tesiriyle orada bulunurlar ve yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:
Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber, sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kefeleri kitap rölyefleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kur’an-ı Kerim (Şeriat yasaları) alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.

Hilafet sancağının altındaki çiçek rölyefleri Osmanlı’nın estetik yönünü temsil ederler ve buket arasındaki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulurlar. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.

Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanında dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meş’ale de gece donanmalarını ve ok musabakalarını hatırlatır.

Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen akantus, incir, defne yaprakları ile rumi çiçek motifleri arasından sarkan 5 adet madalya sağdan sola doğru şu isimlerle anılır: İmtiyaz nişanı, mecidi nişanı, iftihar nişanı (ortada), Osmanlı nişanı (Nişan-ı Osmani) ve şefkat nişanı.
Arma resmi bir amblem olmakla birlikte bazı kurum veya kuruluşların (bahriye, itfaiye, alay teşkilatları vb.) ana ögelerde değişiklik yapmamak şartıyla kendilerine has bazı motifler ilavesiyle armayı zenginleştirdikleri görülmektedir.

DEYİMLERİMİZ

Burnundan fitil fitil gel(dir)mek
Dilimizde böyle bir deyim vardır. Nankörlük, haramzadelik ve ihanet hallerinde beddua manasıyla kullanırız. Deyimde geçen “fitil(fetil)” kelimesinin eskiden kullanılan dört anlamı vardır. 1. Lamba fitili, 2. Uğmakla deriden çıkarılan yuvarlak kir, 3. Yaraya konulan pamuk ve 4. Örgü.

Bu anlamların hemen hiçbiri yukarıdaki deyime tam uygun gözükmüyor. En sondaki örgü anlamı biraz eski işkence tarzlarını hatırlatıyor (Yer yer düğüm atılmış olan bir yumak ipliğin ucunu suçlunun burnundan ağzına sarkıtıp bir ileri bir geri sararak işkence yapıldığını Evliya Çelebi yazar.) ve dolayısıyla bir beddua için elverişli görünüyorsa da deyimde geçen “fitil” kelimesi bir ağırlık ölçü birimi olarak bambaşka bir anlam taşır. Dirhemin dörtte birine “denk”, dengin dörtte birine “kırat”, kıratın dörtte birine de “fitil” denir. Bu durumda fitil dirhemin kesirlerinden biri olarak muhtemelen bir damla kan ağırlığında olmalıdır ki hakkı yenilen kişinin hakkı, eylediği beddua gereği zalimin burnundan damla damla (fitil fitil) gelebilsin.
Hafazanallah!..

700 YILIN ARDINDAN

Gedik Ahmet Paşa’dan Tayyip Erdoğan’a

Fatih, ünlü veziri Mahmud Paşa ile tebdil olarak şehri teftişe çıkmıştı. Kendisinin yeni yaptırdığı camiin (Fatih Camii) yakınında bir yeniçeri aşçısı ağzını doldura doldura bağırıyor, yönetime ateş püskürüyordu. Hünkar ile veziri yanına yaklaşıp sebebini sordular. İşte aldıkları cevap:
- Beher adamlar! Sabahtan beri gezdim; koca şehirde bir okka et bulamadım. Şimdi kışlaya gitmeye korkuyorum; zira yemek pişiremedim. Memleketin sahibi yok ki… Muhtesip kendi safasında. Eğer burada ben ihtisap ağası olsaydım şehri erzak ile doldururdum alimallah.
Fatih, aşçının adını ve bölüğünü tespit ettirerek oradan ayrıldı. Saraya varınca muhtesib efendinin icraatları gözden geçirilip ihmali cezalandırıldı. Sonra yeniçeri ağasının huzurunda o aşçıya şehrin ihtisap ağalığı verildi. Aşçı yıllarca şehri pek güzel idare etti ve zamanla vezir oldu. Osmanlı tarihi daha sonra onun adını altın harflerle yazdı:

Gedik Ahmet Paşa.
Bu aşçının muvaffakiyetinin yegane sırrı doğru, namuslu, hak yemez oluşuydu ve sonunda ihtisap ağalığından vezarete yükselerek tarihe geçmişti. İhtisap ağasının yaptığı işleri bugün şehremini, yani belediye reisi yapıyor ve İstanbul, bunca asır sonra Gedik Ahmet Paşa’ya benzer bir ihtisap ağası daha bulmuştu; ama biz onu şiir okudu diye hapse gönderip vezaret yolunu kapadık.

BERCESTE
Leb zikrde amma ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid
Nabi (ö. 1712)
Dudakta Allah adı, gönülde dünya sevdası. Eldeki mercan tesbih ise hangisine uyacağını şaşırmış vaziyette.

Osmanlı arması [Zaman]

Şununla etiketlendi:,

Gravürlerde Hacı Olmak

Posted in İskender Pala by YazYaz on 02 Apr 1998

Gravurlere dalip tarihte yasamanin hazzina vardiniz mi hic? O ne doyumsuz keyiftir o!..

Su anda onumuzde Hayat Mecmuasi’nin 1963 yilinda yayinlanmis sayilarindan birine ait, atlas ebatinda, dikissiz 4 sayfalik bir ilave nusha var. “173 yil once yapilmis gravurlerle bir hac toreni” basligi altinda 1790 yilinda Istanbul’dan kutsal beldelere gonderilen surre alayini gravurlerle anlatan bir nusha. Besbelli ki mecmuanin ilavesi olarak cerceveletilip asilmak uzere hediye edilmis.

Ilk sayfaya soyle bir aciklama yazmis ilgililer:
“Yayinladigimiz gravurler, Isvec’in Istanbul maslahatguzari olarak uzun yillar Istanbul’da bulunmus, dogu dillerini ogrenmis ve hakkimizda 7 ciltlik ‘Tableau Général de L’Empire Othoman= Osmanli Imparatorlugu’nun Umumi Gorunusu’ adli eseri kaleme almis olan Moradgea d’Ohsson’dan alinmistir. Gravurlerin bulundugu II. cilt, 1790 tarihinde Paris’te basilmistir. Aldigimiz gravurler eserin buyuk boy baskisindadir. Topkapi Sarayi’ndaki nushasindan aldigimiz gravurleri Kurban Bayrami vesilesiyle okuyucularimiza sunuyoruz.”

Bu notun altinda surre alayinin Mekke’ye hareketinde Topkapi Sarayi’nda yapilan merasimi gosteren Croutelle’nin bir gravuru yer alir. Gravurun altinda soyle bir not vardir:

“Resimde, Surre Alayi’nin Topkapi Sarayi’ndan hareket sahnesi canlandirilmistir. Kizlararagasi’nin, devenin yularini tutup bir muddet padisahin onunde dolastirmasi gorulmektedir. Bundan sonra Surre Alayi, o yil surre emini secilen yasli ve pek itimat edilir bir zata teslim edilir, dualardan sonra Besiktas’a dogru yol almak uzere saraydan ayrilirdi.”

Ikinci ve ucuncu sayfa boydan boya, surre alayinin Besiktas’tan Uskudar’a gecis merasimine ayrilmis olup Simonet’nin yaptigi muhtesem gravurun altinda su not yer alir:

“Resimde Surre Alayi’nin Besiktas’tan Uskudar’a gecmek uzere bulundugu an tespit edilmistir. Topkapi Sarayi’ndan Besiktas’a kadar alayin gecisi, butun Istanbullularin her yil 12 Recep gunu seyrine kostuklari bir manzara idi. Alayin basinda 12 cavus (padisah yaveri) ve zaimler at uzerinde gorulmekte, onlari yaya baltacilar, 8 kapicibasi takip etmekte, sonra surrenin kendisine emanet edildigi surre emini ve kahyasi gelmektedir. Surreyi tasiyan devenin etrafinda 30 kadar baltaci vardir. Baltacilari Mekke ve Medine fakirlerine dagitilacak parayi tasiyan sekiz katir ve sonra halk toplulugu takip etmektedir.”

Ilave nushanin diger resimleri Mekke ve Medine’nin XVIII. asirdaki durumlarini tasvir eden Berthauld ve Tilhard’in iki panaromik gravurunden olusur. Her ikisi de seyrine doyum olmayacak guzellikte eserler.

Surre, para kesesi demek. Osmanli Sultanlari Celebi Mehmed’den itibaren Mekke ve Medine fakirlerine her yil, iki elleri kanda da olsa teberru niteliginde ici para dolu keseler gondermislerdir. Kah kervanlar olusturarak, kah denizden, kah Hicaz demiryoluyla ve hic aksatmadan. Son surre alayi, savas icin dahi paraya muhtac olundugu 1918′de gonderilmistir (3.650.000 kurus). Cunki petrolu ve hac turizmi olmayan kutsal belde halki asirlarca bu para ile gecinmistir.

Onun icindir ki Fahreddin Pasa’nin unlu Medine Mudafaasi’nda, asirlarca devam eden surre gelenegini birdenbire unutup yerine sahte Ingiliz altinlarini ikame edenlere hep cigerim yanar.

Bir asir evvelde yasiyor olsaydik, Mekke ve Medine sokaklarinda surre alayindan teberru almak uzere saf saf olmus fakirleri, hala sultanin omrune dualar ederken gorecektik. Simdi Mekke ve Medine’de bulunan binlerce haci adayindan biri, o kutsal beldelerin manevi ikliminde saadeti teneffus ederken acaba eski zamanlari hatirlayip da o eski sultanlar icin de dua ediyor mu dersiniz?!.

Ilahi! Bize de orayi nasip ettigin gun bu yolda tazarruda bulunmayi unutturma!
Tilki faka basinca
Vakt u zamaninda bir evin tazisi ile horozu birbirleriyle arkadas olup monoton gecen hayatlarindan dertlenir olmuslar. Aralarinda konusurlarken;
- Gidelim baska bir yerde, baska bir koy kuralim, demisler.
Ertesi gun yola koyulmuslar ve bir cayirliga gelip begenmisler. “Koyu burada kuralim.” diyerek biraz istirahate cekilmisler. Horoz bir dikenin uzerinde tunemis; tazi da cayirlarin arasina sere serpe uzanmis yatmis. Derken uzaktan bir tilki belirmis. Bakmis ki bir dikenin uzerinde besili bir horoz duruyor. Aklinca kurnaz ya! Hemen yanina sokulup dostane tavirlar, iltifat dolu sozler ile ondan olup biteni ogrenmeye baslamis. Amaclarinin bir koy kurmak oldugunu anlayinca da samimi bir teklifte bulunmus:
- Sevgili horoz kardes! Iste bendeniz emrinizdeyim. Bu koyu beraber kuralim.
Horoz cevaplamis:
- Hay hay tilki kardes. Ancak once koyun muhtariyla gorusmen lazim, iste surada yatiyor. Git bir de ona sor istersen.
Tilki, taziyi da horoz gibi avlama sevdasiyla usulca yanina yaklasmis. Yaltaklanircasina bir tavirla selam verip soze baslayayim derken tazi uzerine atilip kuyrugunu kapivermez mi. Tilki can havliyle solugu bir anda karsi yamaclarda almis. Sonra horozla taziya donup;
- Siz, demis, bu kafayla zor seneltirsiniz bu koyu!
Ortaligin haline bakip varin yorumunu siz yapin, degerli okuyucularim.

Beyaz arilar
Size bal kadar tatli, faideli, leziz, guzel ve zevkli bir kitap haber vereyim mi? Sayin Ismet Bozdag’in bir omur petegine doldurdugu hatiralari Beyaz Arilar. Gectigimiz hafta cikti. Hemen edinip okuyunuz. Cunki bu kitap cok konusulacak. (Seyran Kitabevi, 0212 259 09 12).

berceste
Harab olupdur ol abad gordugun gonlum
Gaminla dopdoludur sad gordugun gonlum
Hayali (o. 1557)

Gravurlerde haci olmak [Zaman]

Şununla etiketlendi:,