YazYaz

Milis General

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 01 Feb 2009

Adam kendini devrimci sanıyor. Ellerini birbirine çarparak, önündeki masaya arada bir, bir şaplak indirerek konuşuyor.

Bu tiplere Dostoyevski’nin romanlarında rastlanır. Ancak onun tipleri masayı yumruklama yerine kendi döşünü yumruklamayı tercih eder.

İkide bir onuruna düşkünlüğünü ortaya koyar. İhtiyaç duyduğu para verildiğinde kabul etmek istemez. İkramda bulunanın yüzüne fırlatır banknotları. Sonra da yere düşenlerin üzerinde tepinir. Bu hareketi onurlu olduğunu, onuruna sahip çıktığını kanıtlamak için yapar. Bir kez onurunu kanıtladı mı, ikinci teklifte aynı parayı kabul etmekte beis görmez.

Onun açmazı şuradadır: devrimin asker eliyle gerçekleştirileceğini düşünür, oysa kendisi asker olma fırsatını ebediyen kaçırmıştır. Öyleyse ne yapması lazım? Kendine asker süsü verecek… İşte, iki omzundaki apoletlerinin üstüne kondurduğu tenekeden işaretlerle kendini birden general rütbesine terfi ettirir. O, bir milis generaldir artık. Tenekeden rütbeleriyle devrimciliğinin doruk noktasına kavuşmuştur. Böbürlenerek insan içine çıkabilir.

Milis general her şeyi bilir. Bilmediği şey yoktur. Nazarında herkes, her şey bit kadar değersiz ve menfurdur. Yüce olan, üstün olan bir kendidir. Ötekiler onun uğruna ölmek için yaratılmıştır. Ötekiler ona hizmet için vardır. Herkes onun emrine amadedir.

Ötekiler bittir, fakat düzenli olamadıklarından onlara her zaman bir düzen uygulamak gerekir. Ahali o düzen uğruna onun demir pençesinin kahredici kudretiyle hizaya getirilmelidir. Onun kahredici pençesiyle kahredici bir demir disipline sokulmalıdır.

Zavallı milis general.. sürekli takibat altında bulunduğu vehmini taşır.

Birisi ona düşüncelerinin vehim olduğunu, aslı olmadığını söylese ona küser ve böyle bir beyanı ebediyen affetmeyeceği bir hakaret sayar.

Koltuğunun altında, kullanılmaktan yıpranmış meşin evrak çantasının içinde taşıdığı kitapları ona devrim tasarılarının referansı olur. Oturduğu her masayı sahaf dükkânı sandığı için kitaplarını masaya döker ve onları kendinin yazdığını iddia eder. Yeni çıkartacağı kitabı için aradığı yayıncıyı bulamadığını söyleyerek hayata kahreder. Çünkü değeri anlaşılmamıştır. Çünkü o kitaplarda yazılı olan devrimci fikirlerinin yüksekliğine henüz erişme yeteneğini gösterebilecek biri daha anasının karnından çıkmamıştır.

Bazen dağlara çıktığı olur. Dağlara çıktığında nutuklarını dağın karşı tepelerine doğru irat eder. Fakat sınırsız uzaklıkların boşluğunda nutkuna beklediği alkışın yankısını bulamaz. Melül melül evine döner. Beklediği alkış sesini işitmek için paslı tenekelerini ortalığa döker. Onların birbirine sürtmesinden yükselen gıcırtılarda duymak istediği alkış sesine mazhar olur.

Milis General [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:,

Adalete İnanmak

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 25 Jan 2009

Adalete inanmak başka, kişilerin adil olup olmadığına inanmak başka.

Kişilerin elindeki yasa adalet dengesini kurmuş ve korumuş olabilir, ancak o yasayı uygulayacak kişinin adil davranacağına ilişkin güven bulunmuyorsa işin rengi değişebilir.

İyi bir insanın ömrü adalet arayışı ile geçer.

Adaleti nerede arar o?

Kim bilir, belki bazen cebinde arar, orada aradığını bilmeden.

Bazen başka yerde, dışarıda, dış dünyada…

Statüko insana her zaman adaletsizmiş gibi görünür. İnsan o adaletsizliği orada konuşlanmış görürken nasıl rahat etsin? Statükonun adaletsiz yüzünü adalete dönüştürmeye çaba gösterir. Ömrü bu çabayla geçer.

Statükoyu entrikayla, dalavere ile ayakta tutmanın imkânı bulunmayacağı bellidir.

Hiçbir kurulu düzen kendinde adaleti tam sağlamış olamaz. Yasaların ardı arkası kesilmeden çıkartılmasını başka neyle izah edebilirdik aksi takdirde?

Kurulu düzen adaletsizliğin izalesine alabildiğine ayak direr. Kurulu düzene sahip çıkanlar onun değiştirilmesini hâlihazır çıkarlarına aykırı görebilirler. Adalet önerisi bile onlara ters düşebilir: adaleti adaletsizlik olarak telâkki edebilirler.

Bu yüzdendir ki, kurulu düzeni değiştirmek zordur.

Onun kurallarıyla örtüşmüş olanlar alışkanlıklarının yitirilmesiyle ellerindeki çıkar düzeneğinin de yitirileceğini düşünür. Bu yüzden kendi aralarında dayanışmaya ve direnişe geçebilirler.

İç savaş denilen olayın kökeninde böyle bir gerçeklik yatar: statükoyu korumak isteyenler ile onu değiştirmek isteyenler karşı karşıya gelir. Çatışma başlar.

Tarihin bize öğrettiği bir başka gerçeklik vardır: adaletle kurulu düzenin çatışmasında, son tahlilde galip gelen adalet olur.

Çatışma belki amansızca gerçekleştirilir. Çatışma sürecinde adaletin partiyi yitirdiği evreler görülebilir. Ancak çatışmanın nihai aşamasında adalet daima galip gelir. Onun galibiyetini belki o çatışmayı sürdürenler bile görmeyebilir. Aradan belki hatırlanmayacak denli uzun zaman geçmiş de olabilir, ama rövanş daima adaletin yanındadır.

Geç kalmış bir adaletin adalet olmaktan çıktığı söylenir. Ancak bu durum bireysel olgular için söz konusudur. Bizim değindiğimiz statükonun değiştirilmesi noktasında olayın yalnızca bireysel düzlemde akışmadığını, olayın bireylerle birlikte tüm toplumu ve onun düzencesini ifade ettiğini bilme durumundayız.

Adalet arayışı insanın temel ırasıdır diyebilirim.

İnsan, farkında olmadan da adalet arayışını sürdürebilir.

Ancak adalet arayışı kitaplar arasında gezinmekle icra edilmez. Adalet arayışı eylemin ta kendisidir. Adalet eylemle gerçekleştirilir. Adalete eylemle varılır.

Çatışmanın nedenlerinden biri de bu noktada ortaya çıkar.

Adalet eğer salt kitaplar arasında gezinmeyle gerçekleştirilebileydi çatışmaya gerek kalmadan her şey kendiliğinden değiştirilebilirdi. Fakat adalet eylemi gerektirir.

Tecelli etmiş olan adalet de zaten bu yüzden değerlidir. Ona ulaşmak için bedel ödenmiştir. İnsan mirasyedi olmadıkça ödediği bedelin neye karşılık geldiğini bilir. Bedeli ödenmiş olanın değeri vardır.

Adalete inanmak [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:,

Kurulu Düzen ve Savunucuları

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 22 Jan 2009

Savaşım bir düzlemde hak ile batıl arasında geçiyorsa, bir başka düzlemde de devrimci zihniyetle tutucular arasında oluşuyor.

Bu ikinci düzlem sanıyorum daha üstte duran bir alan…

Devrimci olanla tutucular arasındaki çekişme hakka ilişkin düzlemde de, batıla ilişkin olanda da sürüp gidiyor çünkü…

Batı Avrupa’da yüzyıllar boyunca tutucular genelde dine bağlı olanların arasından çıktığından, bu durum tutuculukla dine bağlılık arasında bir özdeşliğin kurulmasına yol açmıştır. Elbette yanlış olarak…

Martin Luther, örneğin, tutucu muydu? Hıristiyanlık bağlamında ilk cesur, dahası cüretkâr çıkış onun tarafından gerçekleştirildi.

İslam dünyasının mücedditleri de –adı üstünde- birer yenileyicidir. Hıristiyan dünyanın reformcuları ile Müslüman dünyanın mücedditleri arasında şu fark var: ilki dine karışmış bidatleri dinde içselleştirmeye çalışırken, ikinciler bidatleri dinden tardetmeye çalışır.

Başlangıçta devrimci olan fikirler sürgit devrimci kalmıyor. Olay toplumsal sürekliliğin doğasına aykırı düşüyor çünkü.

İnsan yaşıyorsa, orada değişiklik de olacaktır. İnsan zihninin geleceğe açık olan ırasıyla ilgili bir durumla karşı karşıya geliriz burada.

Bir yanda devrimciler, bir yanda tutucular…

Tutucular, körün değneğini bellediği gibi kurulu düzenin değerlerine yapışmış olarak durmayı yeğliyor: her zaman böyle olmuştur. Cahiliye dönemini hatırlayın. Aslında Peygamber (as)’in teklifi karşısında putları savunmaya girişenlerin çoğu doğrudan putun kendinde olan “değerini” savunmaya çıkmış değildi. Fakat put, kurulu düzenin işleyişinde çıkar ilişkisinin odağını oluşturuyordu. Kâbe’nin putları dışlanırsa o putlarla birlikte kurulu düzenin çıkar düzeneği de elden kaçırılmış olacaktı. Puta tapıcılar nezdinde niza, temelde, kurulu düzenin çıkar ilişkisinin yer ve el değiştirmesi biçiminde algılanıyordu. Olayı salt var olan çıkar ilişkisi açısından gördükleri için yeni düzenin sağlayacağı semahatı görmeyi reddediyorlardı.

Her yeni düzen günün birinde eskir. Kaçınılmaz olarak…

Bu yüzdendir ki, İslam, her yüzyılda bir, bir yenileyici marifetiyle dinin yenilenmesini öngörüyor. Dinin yenilenmesi, dine karışmış olan bidatlerin dinden arındırılması anlamını tazammun ediyor.

İnsan eliyle gerçekleştirilmiş devrimler de eskir. O devrimleri asal haliyle elde bulundurmaya çalışmak tutuculuğun tam da kendisidir.

Sovyetler Birliği, ortadan kalkmasına takaddüm eden yaklaşık on yıl içinde durumunu berrak biçimde gördü. Saydamlık ve yeniden yapılanma süreci devletin yenilenmesi amacına yönelik çalışmaların toplamıdır. Eğer süreç başarılı olmayaydı devlet kökünden çatırdayıp gidecekti. Bu gün ortada hâlâ Rusya diye bir devlet varsa varlığını yenilikçilerin çabasına borçludur.

Türkiye içindeki aktüel çalkantının kökeni de devrimcilerle tutucular arasındaki çekişmeye dayanıyor. Bir yanda eski devrim yanlıları kurulu düzeni var olan haliyle muhafaza etmeye çaba gösterirken, bir yanda da onun yenilenmesini sağlamak isteyenler yer alıyor. Eski devrimciler kurulu düzeni başlangıçtaki haliyle elde tutmak için gizli örgütlenmeler, çetecilik, hükümet darbeleri dâhil ellerinden gelen ne varsa yerine getirmekten geri durmuyor. Yenilikçiler ise, yapıyı tümden yenilemeyi öngörüyor.

Burada bir çıkar çatışmasının olduğu bellidir. Tutucular, bu demektir ki çeteciler, tasfiye edildiğinde kurulu düzenin yerleşik ilişkisine dayalı olan çıkar kaynağı da ellerinden alınmış olacaktır. Canhıraş biçimde savunulan şey, bu çıkarın ellerinden alınmasını önlemeye yöneliktir.

Fakat yenilikçilerin galebesi son raunda bile kalmış olsa, süreç kendi doğal akışına ulaşır. Başarı, değişimi, yani yenilenmeyi isteyenlere selam verecektir. Kaçınılmaz olarak…

Kurulu düzen ve savunucuları [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:, ,

Çoban, Sürü, Uçurum, Savaş…

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 18 Jan 2009

Hayat kimizaman anlaşılmaz hale geliyor. Öyle tablolar çıkıyor/çıkartılıyor ki insanın karşısına orada nutku tutuluyor ve zihni karmakarışık oluyor. Bazen de kamaşıyor.

Bazen zihin de kamaşır: bir haksızlıkla karşı karşıya gelinir, herkes bilir bunu: haksızlık, orada lök gibi dikilip kalmıştır. Ve insan, nutku tutulmuş, dikilip kalmıştır orada.

Etraftan sorarlar ona: niye haksızlıkla karşı karşıyasın, diye. Orası sözün tükendiği yerdir. Orada bir tek kelime bile fazladır. Çünkü lafız olan biteni bir anda abese dönüştürebilir. Susup kalmak belki haksızlığa maruz kalanın durumunu daha iyi izah edebilir.

Haksızlığa yol açan kendini savunma zımnında belki diyecektir ki, benim oyumla çobanın oyu bir mi? Bunu dediği anda dünyanın bir anda ayağa kalkması işten bile değildir. Oysa o söz yıllar önce bir düşünürümüz tarafından daha farklı bir bağlamda dile getirilmişti. O da şöyle bir soru koyuyordu karşımıza: İmamı Azamla çobanın oyu bir mi?

Gerçeğin kendisi ise bir başka konumda hepimizin yüzüne bakarak kıs kıs gülümsemeye çalışıyor ve bize kendi hal diliyle şöyle diyordu: kimin oyu ötekininkine eşit konumda duruyor bayım?

Kendini çobanın konumuyla karşılaştırıp daha yüksek bir yerde durduğunu düşünen biri bence hayatı boyunca bir çobanla karşılaşmış değildir. Ve bir çobanın ne olduğunu bilmez. Hayır, bütün peygamberlerin bir çobanlık deneyiminden geçtiğini söyleyerek işi kolayından düğümlemek istemiyorum. Ama şu soruların cevabının bulunmasını istiyorum. Bir çoban, güttüğü sürüde bir hayvan hastalandığında ona ilk müdahaleyi nasıl yapacağını biliyor mu? Çoban, sürüden ayrılan bir hayvanı yeniden sürüye katmak için ne yapmalıdır? Sürüsüne bir canavarın tasallutu halinde tehlikeyi nasıl savuşturur? Daha da önemlisi, sürüsünü kurdun tasallutuna musallat etmemek için hangi önlemleri alır? Bir başına bu önlemlerin ne olduğunu bilmesi de yetmez, o önlemleri nasıl uygulaması gerektiğini de bilmelidir.

Geçtiğimiz yıllarda birkaç ayrı yerde, fakat birbirine yakın zamanlarda bazı sürüler bir uçurumdan aşağıya yuvarlanarak telef olmuştu. Telef olan sürülerin başında çobanları duruyordu. Çobanlardan biri uyurken sürüsü yardan aşağı yuvarlanmıştı. Öteki sürünün çobanı ise sürüsünü yönetmesini beceremediği için onların yardan aşağıya yuvarlanmasına sebep olmuştu.

Burada acaba kimi, neyi sorumlu tutmamız gerekecek?

1. Sürünün önünde giden ve önünde bir uçurum olduğunu fark etmeden uçurumdan aşağı yuvarlanan o ilk koyunu mu? (Koyun sürüsü malûm, önde gideni aynen izler).

2. Yoksa uçurumu mu itham etmemiz gerekiyor: niye orada oluştu diye…

3. Yoksa da, hem sürüsünü tehlikeli bir yerde otlatmaya çıkarmış, hem de çevrenin durumunu göz ardı ederek sürüsüne mukayyet olmasını becerememiş, başaramamış olan çobanı mı sorumlu tutmalıyız?

Bir yerde insanlar öldüğünde, öldürüldüğünde de aynı sorular çıkar karşımıza.

Ama hayır: uçurumu suçlamak kolayımıza gidiyor.

Sürünün önünde giden koyunu suçlamak da kolay görünüyor. Çünkü bu durumda da ortada hesap sorulacak kimse bulunmuyor. Koyun, koyun olduğu için suçlamadan muaftır ve zaten de ölmüştür.

Asıl sorumlu tutulması gereken çobana da kimse sesinin çıkartmıyor. Çünkü onu sorgulamanın en azından belli bir külfeti, bir maliyeti var.

Oysa o koyun yardan aşağı yuvarlanmasaydı ya da o yar orada olmayaydı demek ne kadar kolay değil mi?

Çoban, sürü, uçurum, savaş… [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:, , ,

Bir Sabah Okul Kapısının Önünde

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 15 Jan 2009

Gece yürüyüşünden mi döndüm nedir… Her gece yürüyüşü dayanılmaz baş ağrılarıyla gelip oturuyor bu pencerenin kenarına.

Ben o pencerenin kenarından sokağa bakıyorum.

Evim yan sokaklardan birinin en içlerinde temellenmiş.

Uzaktan okul çocuklarının sesleri duyuluyor.

Daha sabahın erken saatlerinde horoz seslerinin komşu sokaklardaki horoz seslerine cevap vermeye hazırlandığı saatlerde pencerelerinin kenarlarında oturmuş kahvesini içen ev kadınları ve onlara eşlik eden ev erkekleri…

Birazdan okulun kapısı açılacak erkenci davranmış iki oğlan çocuğu ile iki kız çocuğu okul kapısından içeriye girmeye davranacak.. onların okulu var: onlar, ilerde engellenmedikçe okullarını bitirecek…

Dünyanın bir başka yerinde aynı kız çocukları okul yolunda yolları kesilerek bekletilecek.

Onlar başlarında beyaz örtüleriyle kendilerini namahremden sakınırken karşılarına çıkan silah namlularıyla durdurulacak: namlular tam da kızların döşünü hedef alıyor.

Kızların gözleri hiç de korkuyla bakmıyor kendilerine yönelmiş silahın korkunç gözüne…

Silahı tutan erin eli tetikte: işaret parmağının iki milimetrelik kıpırdanışı bekleşen çocuklardan birini anında yere serebilir.

Yere serilen duvarın karşı tarafında durduğu için bu cinayetten kimse sorumlu tutulmaz. Neferin yer aldığı duvarın beri tarafı zaten o neferi bu cinayeti işlesin diye görevlendirmiş.

Askerler, okul çocuklarının duvarı aşmasına izin vermiyor.

Kızlar güle oynaya duvarı aşmak istiyor. Askerlerin omzundaki silahlar tehdit edici bir duruşu sergiliyor göğe açılmış namlularıyla…

Kızlardan bazıları gülüyor. Çünkü o daha gülecek yaşta. Çünkü o, bu işi oyun olarak algılıyor.

Benim komşum olan okulun kızları tv ekranlarında akşam gördükleri dizi filmi birbirine anlatarak fıkırdaşırken, Filistinli kız namlunun ucuna bakıyor: yanaklarında gülücük. Gamzesi biraz çıkıntılı…

Ama askerler birden ciddileşiyor. Aralarından biri tüfeğinin dipçiğini omuzu dayıyor ve en öndeki kızın döşünü nişanlıyor.

Kızlar bağrışıyor. Sesleri korkuyu değil, protestoyu yansıtıyor. Onlar okullarına gitmek istiyor.

Asker okulunu bitirmiştir. Onun okul derdi yok. O, tüfeğini en iyi nasıl kullanacağını düşünüyor. Acaba kızın döşüne mi nişan alsın, yoksa kafatasına mı?

Birden askerin gözündeki gözlük yerinden oynuyor ve asker bileğinin kıvrımıyla gözlüğünü yerine yerleştirmek istiyor. Tüfeğin namlusu kızın başının üstünden 45 derecelik açıyla göğü nişanlıyor.

Karede birden kızlardan birinin annesi peydahlanıyor ve askeri ittirmeye savaşıyor. Küçük kızın vurmak üzere askere yönelmiş eli askere ulaşmıyor. Ve tüfeğin ucundan ateş saçılıyor: havaya, boşluğa doğru…

Besbelli bu gün kimse okula gidemeyecek.

Öğrencilerin anneleri bir sokak köşesinde kıstırılmış, esir alınmış.

Kadınlar sokağın köşesinde oturuyor. Dizlerinde dua kitapları.

Yahudi askerleriyse elleri hâlâ tüfeklerinin tetiğinde alesta bekliyor.

Kıpırdayan olursa ateş etmeye hazır.

***

Birden, bizim mahallenin okulunun ders zili çalıyor. Acaba kâbus bitti mi?

Acaba Gazze’nin okulunda da ders zili çalar mı? Orada da çocuklar var mı? Onlar da okula gider mi?

Annelerin gözleri zırhlı araçların lombarına kilitlenmiş, götürülen çocuklarına tutunmak mı ister?

Bir sabah okul kapısının önünde [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi:, ,

Yarasa

Posted in Rasim Özdenören by YazYaz on 04 Dec 2008

Yarasalar kördür, fakat gene de ışıktan hoşlanmazlar. Karanlıkta avlanırlar. Adam, durumun aydınlanmasını istemiyor.

O, karanlıkta avlanmaya alışmıştır.

Mahkemeler karanlık durumu aydınlatıp ne olup ne olmadığını ortaya çıkarmakla yükümlüdür, değil mi?

Fakat o, mahkemenin bu aydınlatma işini ne ölçüde yapacağını soru konusu ediyor.

Gerçi mahkemeler de her zaman durumun aydınlatılmasını sağlayamayabiliyor. Fakat böyledir diye onun önünü kesmek mi gerekir? Çamur atmak, iş gören mercileri şaibeli duruma düşürmek mi gerekir?

Elbette insanla yarasayı bir düzleme getirmenin yanlışlığını ve burada yarasaya haksızlık yaptığımı biliyorum. Çünkü yarasa tabiatı icabı karanlıkta iş görür. Çünkü onun gözü yoktur veya varsa bile aydınlıkta görmez. Yarasa doğası icabı karanlıkta çalışır. Onun ses duyargaları gecenin sessizliğine ayarlıdır. O, bir böcek kıpırdanışını insan kulağının duymayacağı bir hassaslıkla işitebilir. Fakat onu işitebilmesi o böceğin kıpırdanışından çıkan frekansın başka sesler tarafından ihlâl edilmemesine bağlıdır. Bu iş de ancak gecenin sessizliğinde gerçekleşebilir. Gündüzün envaiçeşit sesi, gürültüsü arasında yarasanın avı durumundaki böcek kıpırtısının tınısı yarasanın kulağına erişmez, erişse de algılanamaz.

Ama yarasaya özenip karanlıkta iş yapmaya kalkışan ya da ortalığın karanlıkta kalmasını yeğleyen insan, bu işi doğasının gereği olarak değil, fakat çıkarı öyle gerektirdiği için gerçekleştirdiğinden, burada, araya insanın niyeti ile ilgili bir başka faktör girmektedir. O da, bize, bu niyetin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilmemizi istetir.

Adalet, şayet, bir şeye veya bir kişiye ait olanı ona vermekse, onu ait olduğu yere teslim etmek gerekir. Ne ki, bundan rahatsızlık duyanlar çıkabilir.

Adaletin yerine getirilmesinden rahatsızlık duyanlar bu duygularını açığa vurmaktan da kaçınacaklardır. Çünkü onların durumu fesatçılıktır. Kimse, adının fesatçıya çıkmasını istemez. Fesatçının kendisi bile…

İşte tam da bu noktada, bazılarının niçin karanlıkta iş görmeyi yeğlediği açığa çıkar. Fesatçı, bu yüzünün aydınlıkta seçileceğini düşünür. Oysa o, fesatçı yüzünü başkasından gizlemek ister. Yüzünün karanlıkta kalmasını sağlamaya çalışır.

Hak yerini bulduğunda hakka bağlı kişi sevinir, fesatçıysa korkudan titrer. Haklı ile fesatçının farkını ikisi arasındaki bu tavır farkından çıkartırız.

Bir mahkeme kararı sürecinde kim hakkın ortaya çıkmasını istiyor, kim hak ortaya çıkacak diye korkudan titriyor?

Gören göz, bu iki ucu görüyor. Görmeyen ya da görmek istemeyense, yalnızca korkudan titreyenlerdir.

Yarasa [Yeni Şafak]

Şununla etiketlendi: