YazYaz

Kürtçenin Miladı Olarak 1 Ocak

Posted in Sadık Yalsızuçanlar by YazYaz on 25 Jan 2009

Bir ocak, sanırım yakın tarihimize ileride Kürt dilinin miladı olarak geçecek. Bir kırılma noktası. Muhsin Kızılkaya, bir söyleşisinde, ‘Şivan Perwer’i TRT’de konuşurken görünce ağladım’ diyor. Bu hissiyatı doğru okuyabilmek için belirli bir bilgiye, bilinç ve zihin durumuna, bir belleğe sahip olmak gerek.

TRT’nin Kürtçe kanalının yayına başlamasıyla birlikte bu hafızada bir sarsıntı oldu. Bir şeylerin değiştiğini gösteren en belirgin şey bu idi. Kürtler de Kürt olmayanlarda ‘devlet’ ekranından Kürtçeyi duyduklarında tuhaf bir şaşkınlık yaşadılar. Kanalın açılış gecesinde oradaydım. Sahnede ve yayında olup bitenler kadar izleyenlerin yüzünü de seyretmeye çalıştım. Herkesin yüzünde mutlu bir hayret, bir şaşkınlık okunuyordu. İnsanlar gördüklerine ve duyduklarına inanmakta zorlanıyorlardı. Saatler ilerledikçe şaşkınlık yerini sevinç ve coşkuya bıraktı. Alaattin Fırat, yayından sonra kendisini uğurlarken köyden arayan bir hemşehrisinin sözünü aktardı: ‘Ape, demek ki Kürtçe konuşulunca ülke bölünmüyormuş…’

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Hz. Muhammed’in Zuhuru adlı enfes telifinde, Adem’in zuhuru bahsinde, Azrail’in, dünyanın dört bir yanından kırmızı, siyah, beyaz, sarı toprak devşirdiğini söyler. Hakk, kudret elleriyle, yani cemal ve celaliyle bu toprakları yüzlerce kozmik yılda yoğurmuş ve tesviye etmiştir. Bu yüzden insanların bir kısmı siyah, bir kısmı beyaz, bir kısmı kızıl olmuştur… Dilleri de farklı olmuştur. Yani dil, verili bir şeydir ve bu ontolojik şeyi yok saymak delilikten öte bir şeydir. Bir cinnet hali. İttihatçıların 1914′te ve sonrasında hayata geçirdikleri sinsi plan, Şark Islah Planı çerçevesinde başta Kürtçe olmak üzere, bugünkü Anadolu coğrafyasında; Arapça, Farsça, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Çerkesçe vs.nin kullanımı yasaklanmıştı. Bu yok sayma politikaları, sonraki yıllarda şiddetlenerek sürdü ve Kürt sorunu denilen kanserin kalbinde öncelikle dilin inkarı yer aldı. Merhum Özal’a kadar bu böyle sürüp geldi.

Derrida, İstanbul mektubunda, harf devriminden bahisle, Türklerin nasıl harflerini yitirişinden söz eder ve bunun bir bellek silinmesine, dolayısıyla belleksizleştirmeye yol açtığını, gündelik yaşama ilişkin gözlemleriyle aktarır. Türklerin harflerini yitirmesi nasıl bir belleksizleştirmeye yol açtıysa, Kürt dilinin yasaklanması da benzer bir bilinç kaybına, bir tepkiye ve acılara yol açmıştır.

Bugün, bu acıların farkında olanlar Kürt dilinin, kamu televizyonundan önünü açtılar ve iyi ki de bunu yaptılar. Onlarca filolojinin binlerce öğrenciye öğrenim imkanı sunduğu üniversitelerimizde bundan böyle zengin Kürt edebiyatının ve bilgelik tarihinin de öğrenilmesinin önündeki engeller ortadan kaldırılmalıdır. Bizim büyük hikayemizin bir parçası olan bu bellekle tekrar temas kurulması, hepimizin hayrına olacaktır.

Yirmibeş ocak bindokuzyüzdoksanbir günü de önemlidir, zira, Bakanlar Kurulu, Kürtçe konuşmayı ve şarkı söylemeyi özgür bırakmıştır. Bu saçmalığın bugüne değin sürmüş olması akıl almaz bir şeydir. Delinin söylemini gayr-ı meşru addedenlerinkine benzer bir bilinç, bir akıl tutulması. Ama dediğim gibi yanlıştan geç de olsa dönülmesi hepimizin hayrınadır.

Ne ki, bu köktenci karar, Türk Kürt etnik milliyetçi unsurların şiddetli tepkisine de yol açtı. Bu şaşırtıcı değildi gerçi. Ama, yıllardır Kürt dilinin önündeki engellere karşı çaba sarf etmiş, siyasal kurgusunu bu tez üzerinden gerçekleştirmiş olanların, bu gelişmeyi, ‘yasal suç’ ilan etmesi ironik bir durumdu. Kimi Türk milliyetçisi unsurlarla Öcalan’ın açıklaması örtüştü. Kürt sorununun oluşmasına zemin hazırlayan CHF’nin bugünkü vârisleri de benzer bir tepki verdiler. Bu tepkiler, bize, Türkiye’nin özgürleşme çabalarının önündeki engelleri işaretlemesi bakımından da manidardır.

Kürtçe konuşulunca ülke bölünmüyormuş…

Bizim tarihsel tecrübelerimiz, ulus devletin yol açtığı sorunları çözme bakımından son derece değerli bir kaynak idi. Ama geleneksel olanla bağlarımızı kopardığımız için, böylesi bir alıntı/gönderme alanından yoksun kaldık. Kürtçe yasağına karşı mücadele verenlerin TRT’nin Kürtçe kanalına önyargıyla yaklaşmalarını bir nebze anlamak da mümkündü. Şimdiye kadar ‘devlet’in hukuk dışılığa taşan, belleksizleştirmeye dönük etkinlikleri bu kuşkuyu bir ölçüde tolere edebilirdi. Ama kazın ayağının öyle olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Yayının içeriği ve gerisindeki niyet netleştikçe kanala ilişkin eleştirilerin de niyeti belirginleşmeye başladı. İlkin ‘devlet, Kürtleri daha ince ayarlı araçlarla/yollarla asimile etmeyi sürdürecek’ diyenler, bu kez, bu yayının anayasal suç teşkil ettiğini iddiaya kalkıştılar. İlginç olan, bu iddiada farklı uçlardaki unsurların ağız birliği etmesiydi.

Oysa ortada bir dil olduğuna göre bir etnik topluluk var, bu ise verili bir durum, yani, kimse -tabiri caizse- ırkını, ebeveynini Yaradan’a ’sipariş’ edemiyor, anadilin kullanımı ontolojik bir haktır, bunun yasaklanması zulümdür ve bu yanlışın ortadan kaldırılması ise bir vicdan ve ahlak sorunudur. TRT marifetiyle yapılan bu yayının, sorunun çözümüne kapı aralamak bakımından son derece işlevsel bir yanı olduğu kesin. Yıllardır bu türden yasakların yol açtığı sorunların içinden geçen insanların ruhundan bakabilsek, bu işin ne denli hayırlı olduğunu görebileceğiz. Kanalda yer alanların ‘hain, satılmış’ ilan edilmesi ise birilerinin derdinin üzüm yemek olmadığına ilişkin kuşkuları pekiştirdi.

Nihayet Adalet Bakanı’nın, 12 Eylül’ün mirası olan tutukevlerinde Kürtçe konuşma yasağının kaldırılması için talimat vermesi de işin tuzu biberi oldu. Özellikle o süreci Diyarbakır cehenneminde idrak etmiş olanlar açısından bunun anlamı ve değeri daha büyüktür. Bu sürecin Kürtçenin önündeki diğer engellerin de kaldırılmasını ivmelendirmesi umulmalıdır. TRT’nin Pusula programına konuşan Oktay Ekşi’nin, ’seçim propaganda konuşmalarının, mitinglerdeki konuşmaların da Türkçe dışındaki dillerde yapılabileceğine’ ilişkin açıklamasını sevinçle dinledim. Bu yöndeki yasakların saçmalık olduğunu söyleyen Ekşi’ye katılmamak imkansız. Özal’ın ruhu şâd olsun. 12 Eylül Anayasası’na eklenen, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” ifadesi ve 1983′te çıkarılan Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun, Kürtçeyi neredeyse tamamen eve hapsediyordu. Bu ise örneğin Kürtlerin modern zamanlardaki en büyük dengbeji Şakiro ve Şivan’ın kasetlerini, cd’lerini yayımlayanların soluğu tutukevinde almasına, Mehmed Uzun gibi bir değerin memleket özlemiyle kavrulmasına, böylesi talepleri dillendirenlerin gözaltında kaybolmasına yol açıyordu.

İlk adım, 8. Cumhurbaşkanı Özal’ın da desteğiyle ANAP hükümeti döneminde atılmıştı. 12 Nisan 1991′de Türkçeden Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılırken, Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri 3 Ekim 2001′de anadille ilgili yasaklamalardan arındırılarak değiştirildi. Bugün dünden iyi, yarın bugünden daha güzel olacak. Artık acının bu topraklarda kutsal bir vahşiye dönüşmesini kimse istememeli.

Kürtçenin miladı olarak 1 Ocak [Zaman]

Şununla etiketlendi:, ,

‘Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?’

Posted in Sadık Yalsızuçanlar by YazYaz on 18 Jan 2009

Cahit Zarifoğlu’nun bu dizesi Gazze’ye ölüm yağdıranlar açısından okunabilir. Bu ateş bulutu yağdıranların mı yoksa üzerine yağanların mı? Sezai Karakoç’un deyişiyle ‘kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet eden’ bir kavmin bu saldırısının siyasi, dini, toplumsal, ekonomik ve psikolojik boyutları ve sonuçlarına ilişkin günlerdir binlerce yazı ve konuşma okuyup dinledik.

Ne ki, aklı ve diğer algıları aşan bir yanı olduğu kesin. Bu Celal tecellisinin, kimin eliyle kime nasıl bir musibet ve ceza yağdığını tam olarak bilmiyoruz, bilmemiz de imkânsız. Belki bilge şairlerin kelimeleri bize kısmen yardımcı olabilir. Bunun için ilk uğrağımız Zarifoğlu. O ki, zamanının vicdanı bir şairdi. Afganistan ve Filistin için yaralı bir ceylanın gözleri kadar dokunaklı ve derin dizeleri çırpınıp durdu.

“Sen Filistin, hokkaları doldur kanla/Şairler eğer ahın varken/Uzanırlarsa tomurcuklara güllere/Herbiri kanlı bir ateş gibi korku/Bir azar, bir şamar olsun. // Filistin, sen işine bak, kar toprağını/Yoğur gazabını Yaradanın…”

Bu gazap, iki eli de sağ olan yani Cemal’in baskın olduğu Yaratıcı’dan geliyor ama bizatihi kendisi çok büyük acılar yaşamış bir kavmin eliyle gerçekleşiyor. Hiç kuşkusuz terörist bir devletle, terörize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Bu politik-teolojinin içinde ruhu yağmalanmış bir organizma, bir beden ve varlık var. Alabildiğine milliyetçi ve bütün milliyetçilikler gibi bir kendini savunma ve mağduriyet psikolojisi üretmiş. Bu vahşete neden olanların sadece toprak ve onun getireceği diğer amaçlar peşinde olmadıkları aşikar. Burada tıpkı Sırplarınki gibi bir psikoloji söz konusu. Bizler mağduruz ve kendimizi savunuyoruz.

O halde şairleri dinlemenin vaktidir…

Peki kaç Hamas’lı öldü? Sadece iki. Hani sadece Hamas’a karşı, ondan kurtulmak için yapılıyordu bu? Yüzlerce çocuğun parçalanmış bedeni ve onu kollarında taşıyan ebeveynlerin gözlerine yansıyan o muazzam acı neden? İsrail piyade savaşına girmiyor zira girdiğinde iyi biliyor ki bir Hamas’lıya karşılık en az iki İsrail askeri ölecek. Bu da kısa bir süre sonra tıpkı Lübnan’da yaşadığı gibi kaybetmek ve çekilmek anlamına gelecek. Orada bir avuç gözü dönmüş faşist ve teoloji kurbanı celladın, o kadim ve mübarek toprakları bir kan gölüne çevirmesine seyirci kalanlar da o zulümden en az zalim kadar sorumlu değil midir? Bu soruyu yıllar önce Zarifoğlu da sormuş ve şöyle demişti: “Farzet körsün, olabilir/Elele tut/Taş al ve at/Kafiri bulur/Hani ceylanların/Hani cihat marşın?//Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın/En arka safta bile kalmadın/Cengi attın, dünyaya daldın/Tezeğe konan sinekler gibi.// Dönüyor burgaç/Dünya üstten, yanlardan daralıyor/Ovalardan/Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi/Bir gün ister istemez/Karşısında olacaksın kaçtıklarının.//Dua et/O gün henüz mahşer olmasın…”

Cengi atan ve dünyaya dalan en çok Mısır başta olmak üzere yine kadim medeniyetlerin üzerinde oturan zalimlerdir. Genelleme yapmayalım ama oradaki halkların yönetiminden sorumlu seçkinler kadrosudur.

Bizler, bizatihi varlığı adalet ve zulme direnme olan bir iklimin çocuklarıyız. Bizler Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın mirası üzerindeyiz. O topraklarda binlerce yıllık kelimelerimiz, bilgeliğimiz, yapılarımız var. Orada o topraklarda parçalanmış bedenlerini bırakan çocuklar bizim çocuklarımızdır. Çağın büyük yangınından sonra cetvelle çizilen o aptal sınırlara sıkışan bir dolu devletin şemsiyesi altındaki bütün Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler ve diğer kavimlerin büyük hikayesi aynıdır. Bu terörize olmuş devletin zulmüne karşı askeri, siyasi ve ekonomik tedbirlerin köktenci biçimde alınması, kader birliği yapılması, bu coğrafyada yaşayan toplumları yöneten seçkinlerin akıllarını başlarına devşirmesi, birlik ruhu içinde davranması gerekiyor. Bunun için birey ve toplum olarak hareketlenmemiz, elimizden ne geliyorsa yapmamız bize farzdır. Yıllar önce Zarifoğlu’nun tasvir ettiği manzara tekrarlanıyor şimdi: “Yanakları, saçları, gözleri yanmış/ Zehirli gaz bombaları/Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini/Ağızları, küçücük dilleri yanmış/Bütün Beyrut sapsarı kalmış/Sanki ağlamak imkansız/Başları/Paletlerle ezilmiş babaları/Yahudi doğramış analarını,/Binlerce çocuk topların, betonların altında/Beyrut’un gözyaşları şimdi/Kudüs’ün yanıbaşında/Müslümanlarsa uzakta/Sanki başka/Gelinmez bir dünyada/Acın, bir vadi/Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda/Gözüm baksın sadece/Ayrıntıları/Kıvrılıp kırılmış bilekleri/Kemikten yakılmış etleri/Kuma serilmiş cesetleri,

Büyük ajansların yaydığı resimleri/Bir seyirci gibi görsün dursun/Bir kadın gibi ağlasın..

Beyrut yengeç kıskacında/Çoğu müslüman kafir yanında/Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin/Sen Filistin, hokkaları doldur kanla/Şairler eğer ahın varken/Uzanırlarsa tomurcuklara güllere/Herbiri kanlı bir ateş gibi korku/Bir azar, bir şamar olsun.”

O halde şairleri dinlemenin vaktidir. Bizim diplomasi paradigmamızı aşan bir şey var burada. Bu paradigmanın şairlerin ufkuna göre yenilenmesi gerekiyor. ‘Ortadoğu’ halklarının ve devletlerinin derlenmesi gerekiyor, toparlanması, kendine gelmesi gerekiyor. Küfür devam eder zulüm devam etmez, denilmiştir. Bu zulmün kökünü kurutacak köktenci önlemlerin alınması için yeni yolların açılması, yeni ittifakların kurulması, yeni paradigmaların geliştirilmesi lazımdır.

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde; bir çocuk gibiydi ağlıyordu…

Nuri Pakdil’in dediği gibi, ‘Filistin’i biraz daha sıkıştırmamız’ gerekiyor ‘derimize’. Onun aklına, ‘Başkan Abdülhamid’in marangozhanesine inip çivi çakışı geliyor’du, bizim aklımıza da yapay sınırlara tabi olmamak gelmeli, bir medeniyet ve insanlık ailesine mensup olduğumuz şuuru akmalı. Dilimizde Akif İnan’ın dizeleri dolaşmalı: “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde/Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu/Varıp eşiğine alnımı koydum/Sanki bir yeraltı nehri kaynıyordu. // Gözlerim yollarda, bekler dururum/’Nerde kardeşlerim’ diyordu bir ses/İlk kıblesi benim ulu Nebimin/Unuttu mu bunu acaba herkes. // Şimdi kimsecikler varmaz yanıma/Resulden yoksunum, tek ve tenhayım/Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı/Çöllerde kayıp bir yetim vahayım. // Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde/Götür Müslüman’a selam diyordu/Dayanamıyorum bu ayrılığa/Kucaklasın beni İslâm diyordu.”

‘Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?’ [Zaman]

Şununla etiketlendi:, , ,

Dink’ten Bediüzzaman’a Teşekkür

Posted in Sadık Yalsızuçanlar by YazYaz on 04 Jan 2009

Hrant Dink, 16.10.2005 tarihli Yeni Asya’da yayınlanan bir söyleşisinde, Hasan Hüseyin Kemal’e, ‘Allah Bediüzzaman’dan razı olsun. Zamanın ölçülerine ve bakış tarzına göre, burada ahlaklı bir duruş sergilediğini görüyoruz.’ diyor ve ekliyor:

‘Bediüzzaman, Doğu’da aşiretleri gezip meşrutiyeti anlatırken, halk meşrutiyetin Ermenilere tanıyacağı eşitlikten rahatsızlık duyuyor, o da, ‘Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bilhakkın adalet-i şeriatı gösteremedik… Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat tohumlarını topladılar; vatanımıza ekecekler’ diyor ve Ermenileri korumak gerektiğinden bahsediyor’. Ermeni meselesinde, ‘adalet-i şeriat’ tamlamasındaki ‘adalet’ kavramının anahtar olduğunu düşünüyorum.

Taraf’tan Markar Esayan da Kemal’e, “Müslümanlar doğası gereği zulme karşı olan insanlardır. Zulüm, katliâm dinlerde lânetlenen şeylerdir. Kim olursa olsun buna maruz kalanları Müslümanların sahiplenmesi gerekir. Bundan dolayı milliyetçilikten arınmış, doğruyu arayan Müslümanlara güveniyorum. Ortada olan yüzlerce katliâmı Müslümanların kabul etmeyeceğini düşünüyorum. Ama içimizdeki milliyetçilikle de henüz yüzleşemedik. Türkiye’de devlet söyleminin çekim gücü o kadar yüksek ki, buna karşı koymak için son derece olgunlaşmış, hazmedilmiş demokratlığa ihtiyaç var. Kendiyle yüzleşmiş bir kişiliğe ihtiyaç var. Milliyetçiliğinizle hesaplaşamamışsanız bu eninde sonunda politikalarınıza, görüşlerinize yansır…” demişti. Tabii ölü sayarak bu meselenin çözümünü sağlamak imkansız. İttihatçıların Ergenekoncu kanadının suçlarını üstlenmek de doğru değil. Sanırım asıl sorun, zihnimizin diplerinde yatan milliyetçi/faşizan tortularla ilgili. Çocukken ben de büyüklerimden duyardım. Sinirlendiklerinde, ‘Ermeni dölü!’ diye küfrederlerdi. Bu, onlara belki babalarından, dedelerinden intikal eden o acı hatıralarla ilgiliydi. O hatıraları adil ve vicdanı kirlenmemiş tarihçilere havale etmeliyiz. Biz, asıl, zihnimizin dibinde yatan ırkçı-faşizan sünelerle meşgul olmalıyız. Kenan Rıfai’ye, ‘efendim’ diyor bir muhibbanı, ’siz Ehl-i Beyt’i çok seviyorsunuz fakat Yezid’i bir kez olsun lanetlediğinizi duymadım..’ ‘Evladım’ diyor, ‘ben içimdeki Yezit’le meşgulüm…’ Herkes içindeki Yezit’le meşgul olsa, sorunun çözümü için daha iyimser olabileceğiz. Hepimiz, otoriter bir siyaset tarzının gölgesi altındayız. Sadece Ermeni meselesini değil Kürt sorununu, Alevilerin sorunlarını, diğer dinî ve etnik topluluklarla ilgili sorunları sağlıklı konuşmak için en büyük engelimiz böylesi bir baskıcı gölgenin altından geçmiş olmamızda yatıyor. Milliyetçilik ve laiklik, Türkiye’de iki ayrı çatışma alanı üretti. Kürt sorunu, modern-ulus devletin çocuğudur. Farklı dinî toplulukların yaşadığı zorluklar ve eziyetler ise laiklik uygulamalarının hasıl ettiği sorunlardır. İşin ilginç yanı sadece gayr-ı müslimlerin değil, Müslümanların da Türkiye’de benzer sorunlar yaşadığıdır. Bu hak ve özgürlükler sorunu sadece Ermeni veya Musevileri değil, herkesi ilgilendiriyor. Türkiye’de demokratik katılım kanallarındaki tıkanıklıkları, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu bir anayasa ile aşmak mümkündü, lakin bu iktidar da bunu henüz başaramadı. Statüko karşısında zaman zaman geriledi, korktu. Oysa korkularla değil, ancak hak ve hakikatle, adalet ve vicdanla bu sorunlar çözülebilir. Hayat sevgiden doğdu, korkudan değil. Bu iktidara halk bu desteği, bu sorunların çözümü için vermişti. Çevrenin toplumsal taleplerini merkeze taşıma konusunda ne yazık ki AK Parti yeterince başarılı olamadı. Bu başarısızlığın bir boyutunu Ermeni meselesiyle ilgili sorunlar oluşturuyor. Ermenistan’la ilişkilerin iyileştirilmesi yönündeki çabalar yeterli değil. Ermeni sorunu da dahil, bütün sorunlarımızın özgürce konuşulabilmesi için anayasal ve yasal engellerin kaldırılması zorunlu idi, bu yönde de yeterince çaba gösterildiği söylenemez. Hem tarihimizle, tarihsel tecrübemizle övünüyoruz hem de örneğin Osmanlı’nın ‘öteki’ne ilişkin hukukî zenginliğinin çok gerisinde kalıyoruz. Bu, bizim Kemalist geleneğin otoriter, ötekileştirici, milliyetçi reflekslerinden kurtulamadığımızı gösteriyor. İslamcı, milliyetçi, sosyalist bütün geleneklerde bu tortulardan izler var. Bediüzzaman’ın, Meşrutiyet dönemindeki fikirlerinden de gerilerde bugünkü İslamcılar. Milliyetçi refleksler onlarda da var. Kimileri, Ermeni çetecilerin yaptığı vahşetleri sürekli hatırlayarak, onların haksız olduğunu düşünüyor. Bu hissiyatı da bir ölçüde anlıyorum. Ama, asıl ahlakî olan, ‘iyiliğe iyilik, kötülüğe iyilik’se, hele bu tarihte kalmışsa, bugüne ve yarına bakmak daha makul ise böylesi acıların insanı öfke ve nefrete değil, kötülüğü nisyana yöneltmesi gerekir. Birbirimizi ne ile suçluyoruz, dedelerimizin yaptığı zulümlerden. Niçin özür diliyor veya özür dileyenlere öfkeleniyoruz? Bizden iki üç önceki kuşağın birbirine yaptığı zulümden. Peki bugün biz ne yapıyoruz, birbirimize nasıl davranıyoruz? Aynı veya ayrı ülkelerde yaşayan örneğin Müslüman ve Ermeniler olarak bizim birbirimizle ilişkilerimiz nasıl? Halveti bilgesi Ahmet Amiş Efendi, ‘Sizden birisi hakkında sorarlarsa, onun ilk aklınıza gelen iyiliğinden başlayınız’ diyor. Demek ki ayrılık ve çatışma noktalarından değil, yakınlık ve birlik ilkelerinden yola çıkmalı. Teberra değil tevelladan yana olmalı. Yezid’i lanetlemektense Hüseyin’i övmeli, yüceltmeli. Olan olmuştur, hatta olacak olan da olmuştur, derler. Olan olmuşsa, biz, olacak olana bakmalı, mesela Ermenilerin mutfağımıza, müziğimize, mimarimize, edebiyatımıza, geleneksel mesleklerimize, toplumsal yaşamımıza kattığı değerleri görmeliyiz. Şimdi benim yaptığım gibi, ‘biz’ dememeli belki, bu topraklarda, aynı göğün altında, eşit vatandaşlık bağıyla bağlı olduğumuz bir toplumsal sözleşmenin çevresinde olmalıyız. Adalet ilkesine sarılmalıyız. Türkiye’de bu iki alanda, milliyetçilik ve laikliğin ürettiği çatışma alanlarında anayasal ve hukukî düzeyde özgürlük alanlarının daha çok genişlemesine çalışmalıyız.

Bir vicdan sahibinin dediği gibi, modern teknoloji burjuva uygarlığının en fazla çürüdüğü alan olarak, ‘Keşke dünya savaşı olmasaydı, en azından biz bu harbe girmeseydik, işgale uğramasaydık, savaşlarda yürek burkan can kayıpları olmasaydı, özellikle sivillere dokunulmasaydı ve tehcir kararı alınmasaydı… Ama tarihi yeniden yaşamak ve revize etmek mümkün değil. Bunların hepsi, kendi şartları içerisinde maalesef vuku bulmuş. Bugünün insanları olarak bize düşen, o acı olaylardan yeni husumetler çıkarıp geleceğe yeni gerilim ve çatışmalar taşıyarak işi daha da büyüyen bir kan dâvâsına çevirmek değil; yaşananlardan gereken ibret ve dersleri alıp, asırlardır yan yana ve iç içe yaşamış komşu kavimler olarak en mâkul ve mantıklı yolun barış ve uyumu tekrar ihya etmek olduğunu görmek olmalı.’ Bediüzzaman bu duygularla, tevella düzeyinden bakarak, Kürt aşiretlerine, “Şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir” diye telkin ediyordu. İttihatçıların oyunlarını seziyor, “Ermeni vatandaşlarımızla bil külliye umuru dünyeviyede kardeşiz. Zira her vecihle birbirimize lazım ve melzum kabilindeyiz. Fakat ben camiye gidip itikadım üzere ibadetimi eda, o da kilisesinde ibadet eder” diyordu. Bu toplumsal barış ve esenlik önerisine şimdi sanırım daha çok gereksinim var. Toynbee’nin ifadesiyle ‘durdurulmuş’ olan medeniyetimizi yeniden hareketlendirmemiz gerekiyor.

Dink’ten Bediüzzaman’a teşekkür [Zaman]

Şununla etiketlendi:, ,

Tarafsızlık Masalı

Posted in Sadık Yalsızuçanlar by YazYaz on 03 Apr 1998

Zaman zaman ‘tarafsizlik’tan soz edenlere bakip, bu masala kendilerinin inanip inanmadiklarini dusunuyor ve ‘Hak ile batil arasinda bitaraf olan bertaraf olur’ argumanina hak vermekle birlikte, bu argumani kullananlarin da asla ve asla yanli olamayacaklarini sanarak uzuluyorum.

Yigin mediumlarini ellerinde bulunduranlarin ‘tarafsizlik’ iddialari tumden gulunc. Hangi safdil inanir bu masala.

Inandigimiz masallara kar yagarken lapa lapa ve herkesin dunyada bir durusu, bir bakisi varken; eline gecirdigi bir objektifle dunyaya alabildigine subjektif bakarken hangi tarafsizliktan soz edilebilir! Bilginin yigin mediumu olan televizyon soz konusu olunca ve her ekranin bir ekonomik odaga hizmet amaciyla kararip aydinlandigi dusunulunce, masalimiz tum inanirlik sanslarini da yitirmis olacaktir.

Haberin neredeyse tek bilgi kategorisi haline geldigi ve elHabir’den tumuyle uzaklara savruldugu bir hengamda, ruh ozgur degilken, siradan, teknolojik bir aracin ozgur olabilecegini dusunmek safliktan da ote bir sey olsa gerek.

‘Haber’in kriterlerinin bulaniklastigi ve ‘hiz’ disinda belirleyici bir faktorun kalmadigi bir zamandayiz. Televizyoncu artik ‘dogru haber’den degil, ‘kaliteli haber’den soz ediyor.

‘Haber’in hazirlanma surecinde gectigi teknik ve ahlaki filtreleri dusunelim bir.

Olaylarin gercekligini yitirdigi bir surec bu. Televizyoncunun sundugu ilk gorunum ve bu gorunumun seyircide olusturdugu izlenim neyle degistirilebilir, tahripse eger nasil tamir edilebilir ki? Televizyoncu elindeki objektifin kodlarina tabi iken dilindeki tarafsizlik hikayesine kimi, nasil inandirabilir?

Iletisimin ozune egemen olan faktorler arasinda vicdan ve namusun yeri nedir?

Baudrillard, sorunun evrildigi noktayi soyle isaretliyor: ‘Su anda degisen sey, iletisim araclarinin, yani bizzat aracin kendisinin mubadele iliskileri sirasinda belirleyici bir unsur haline gelmesi; yer yer aracin islevine egemen olmasi ve hatta teknolojik olarak icerige, mesaja, iletilen konuya yani iletisimin ozune hakim olmasidir.’ Bu durumda televizyonun tum surecleri oldugu kadar onu olusturan, manipule eden ve elinde bulunduran da birer iletisim nesnesi haline geliyor ve tarafsizlik masali masal olmaktan cikiyor, en masum yalani geride birakiyor. Alicinin ilgisini devsirebilmek icin her seyin mubah sayildigi bir meslek, ibahe mezhebi haline geliyor televizyonculuk.

Ortalama seyirciye tuketilmek uzere sunulan paketin icine neler, kimler girmiyor ki? Bir tek gercek yok bu pakette.

Gercegin ‘paketlenmesi’ halinde nasil bir hale girecegini merak edenlere bir yalani tarafsiz bir bicimde fisildiyorum:

Gordugunuzu sandiginiz sey sanal bile degil, bir perisuret gorunuyor, bir hayal oluyor size.

Tarafsizlik masali
[Zaman]

Şununla etiketlendi:,